philosophia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
philosophia etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2020 Cuma

HAYAT İÇİNDEN FELSEFE VE EDEBİYAT KALINTILARI



Koca dünya içinde felsefe ve edebiyata dair kırıntılar gerçekten var mıdır? Eğer varsa bu kırıntıları toplamak yerine neden üzerine basıp geçiyoruz? Hayat içinde felsefe ve edebiyatın kalıntılarını toplamak amacıyla bu makaleyi kaleme alıyorum. Yavaş yavaş felsefe ve edebiyat denizinde kulaçlarımızı atmaya başlayalım.

Felsefe Günümüzde Neden Sevilmiyor?

 Felsefe; [lng. philosophy; Fr. philosophie; AI. philosophie] yunanca ‘seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum’ anlamına gelen phileo ve 'bilgi, bilgelik' anlamına gelen sophia sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplindir.[1] Buna göre, felsefe Yunanlılar için, 'bilgelik sevgisi' ya da 'hikmet arayışı' anlamına gelmiştir. Çoğu kimse için felsefe gereksiz, herhangi bir amacı olmayan şey olarak görülmektedir. Felsefenin gereksiz olduğunu düşünenler, düşünmemeyi ilke edinen kimselerdir. Düşünmemeyi düşünmek için düşünürler. Oysa düşünmeyi düşünmek onların mutlu olmalarını sağlayacaktır.

Felsefe eğitiminin çok küçük yaşlarda başlaması gerektiği kanısındayım ki küçük yaşta felsefeye başlamak o kişiye birçok farklı pencereler açacaktır. Arthur Schopenhauer, bu konu hakkında şöyle söyler: “Üniversitelerde ders olarak okutulmasının kesinlikle felsefeye değişik bakımlardan faydası dokunur. Bu sayede o resmi bir varlık kazanır ve insanların gözünde konumu yükselir, böylelikle de varlığı sürekli olarak akla gelir ve insanlar onun farkında olur.”[2] Üniversitelerde okutulan felsefenin faydası dokunacaktır fakat öğrencide yine de bir şeyler eksik kalacaktır. Günümüzdeki en önemli problem sadece felsefe öğrencilerinin değil aynı zamanda toplumumuzun da kitap okumuyor olmasıdır. Kitap okumayan ya da kitap okumayı sevmeyen bir toplum felsefeden kopmuştur ya da kopmasına ramak kalmıştır. Bu çeşit eksikliklerin tamamlanması küçük yaşlarda olur. Eğer küçük yaşlardan felsefe okutulursa, felsefe yeni bir varlık kazanır. Konumu ya da bir başka deyiş ile yeri daha çok yükselir ve yücelir.

Çoğu kimse için felsefe gereksiz görüldüğü kadar sıkıcı olarak da görülür. Aslında felsefe sıkıcı bir şey değildir. Onu sıkıcı kılan insanlardır. Fakat hayatın her yerine, insanın saç telinden ayak tırnağına kadar nakış nakış işlenmiştir. Her insan düşüncelidir. Yağmurlu bir havada, dar bir sokağın kaldırımında yürüyen kişi bile bir düşünce halindedir. Kimileri uykusunda bile düşünür. Bu felsefenin hayata işlendiğinin başka bir söylemidir.

Akıllılar İçinde ‘Deli’ Filozoflar

Günümüzde her insan kendini diğer insanlardan daha akıllı ve üstün sanıyor. Oysa akıllılık asla kurnazlık anlamına gelmez. Fakat gelin görün ki günümüz insanı bunu kurnazlık olarak niteler. Son zamanlarda çokça işittiğim söylemler şunlardır: “Felsefeciler / filozoflar delidir! Onlara asla inanmayın, dediklerine sakın güvenmeyin! Onlar sizi kandırıyorlar…” bu çeşit söylemleri acı içinde dinler oldum. Aslında deli olan filozoflar değil akıllı olan insanlardır.

Bir filozofun deliliği felsefe uğrunadır. Bu delilik sadece felsefe ile de bağlı kalmaz aynı zamanda yaşamın da içinde yer alır. Filozof, felsefenin ve hayatın delisidir. Sürekli olarak sorgulamak ister ve merak duygusu içinde yaşar. Merak duygusu olmazsa felsefe de olmaz. Felsefe bir çiçekse, merak duygusu o çiçeğin uzun ve ince kıvrımlı kahverengi dalıdır.

“Deli” olarak nitelendirilen filozoflar diğerlerinden daha akıllıdırlar. Delilik bir çeşit çocukluktur. Usta bir filozof asla içindeki çocuğu öldürmemelidir. Erasmus’un da söylediği gibi: “…Bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler, ala! Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler!”[3]

Delilik; felsefenin doğasında vardır. Herhangi bir kimse tarafından okunan bir eser (varsayalım ki felsefe eseri olsun) yüzeysel bir şekilde okunur. Fakat bir filozof o eseri deli gibi okurken akıllıcı şeyler yapar. Okuduğunda elinden geldiğince felsefi yorumlar çıkarır. Çıkarılan yorumları kendi aklı ile delice eleştirir. Bunun sonucunda yeni fikirler doğar. Bu fikirler ile felsefe bir adım daha ilerler.
Akıllılar içinde aklımızı yitirmek yerine deliler gibi felsefe savaşında olmak gerekir. “Deli” diye nitelendirilen filozofların birçok insandan daha akıllı olduğunu göstermek bu yoldan geçecektir ve elbet günün birinde aklı olan herkes delirecektir…

 Felsef/e/debiyat Kalıntıları

Şimdiye kadar felsefenin günümüzde neden sevilmediğine ve akıllılar içinde filozofların “deli” olarak görüldüğüne değinmiş bulunduk. Tüm bunlardan sonra artık felsefe ile edebiyatın hayatın içindeki kalıntılarına ve kırıntılarını toplamaya geldi. Öyle ki felsefe yapmanın iki koşulu vardır: Birincisi; aklını kullanma cesareti göstermek, ikincisi; her şeyi açık açık gösterme bilincinde olmak gerekir. Edebiyatta ise gerçeklik pek söz konusu olmaz. Kimi yazarlar / şairler hayal gücünden de etkilenir. Hayatın içinde yer alan felsefe ve edebiyat kalıntılarını toplamak gerekir. Tıpkı felsefe gibi edebiyat da hayata işlenmiştir.

Schopenhauer, şair ile filozof ayrımını çok güzel bir şekilde belirler: “Şair, düş gücünün önüne hayatın, insan karakterlerinin tablolarını getirir; hepsini canlandırır ve ardından herkesi düşünsel melekeleri[4] elverdiğince bu tablolar üzerine düşünmesi için bırakır… Ne ki filozof bu şekilde hayatın kendisini değil fakat hayattan soyutlandığı tamamlanmış fikirleri getirir ve okurunun tam olarak aynı şekilde ve kendi düşündüğü kadar düşünmesini talep eder; dolayısı ile onun hitap ettiği kesim çok dardır…”[5]

Buradan çıkarılacak en önemli şey; şair, acı içinde kıvranarak yazdığı, devrik cümlelerin üzerine devrildiği cümleler içinde kıvranıp, büyük kesime yönelirken; filozof, gücünü kendi düşünden aldığı ancak kendi düşündüğü kadar başkasını düşündürdüğü yani daha dar kesim ile beraber kalmaktadır. İşte bundan dolayıdır ki şair, (örneğin) gözleri gökyüzü mavisi, saçları başak tarlasında yer eden sarı ya da saçlarına gecenin koyuluğunu davet eden bir kimseyi, kelimeleri ile anlatırken; filozof, o sözü edilen kimsenin özünü inceler ya da özünü düşünür. Bir başka deyiş ile “şair çiçekleri derleyen ile karşılaştırılabilinir, hâlbuki filozof, çiçeklerin özünü, esasını getirene benzer.”[6]

Filozoflar-şairler ya da filozoflar-yazarlar hayatın derinliklerinde yüzmeye çalışırlar. Filozoflar, yazarlar, şairler gökyüzü; okurları denizdir. Dışarıdan ayrı iki şey gibi gözükse de aslında her ikisi de mavidir ve kitaplarda iç içedir. Filozofun en güçlü silahı düşüncesi iken; şairin en güçlü silahı kelimeleridir. Yeri gelir şairler bazı gecelerde karanlıklarını aydınlatmak adına şiirlerini yakarlar. Oysa yanan sadece şiirleri olmamıştır. Bununla beraber umutlarını da yakıp dizelere küllerini savururlar… Tüm bunlar dışında felsefe tarihi okunarak filozof olunmaz. Aslında filozof olmak da, bir ressam gibi bir müzisyen gibi ya da bir şair gibi yetenek ister. Ressamın yeteneği ellerinde, müzisyenin yeteneği sesinde, şairin yeteneği kelimelerinde iken; filozofun yeteneği de (doğuştan olabilecek) düşünme yeteneğidir.

Felsefede yer alan yeteneğin Arthur Schopenhauer da ancak doğuştan geleceğinden söz edilir. Şair, kelimelerini bir ok gibi dizer. Bu okları yay-a almak okurun işidir. Ve Schopenhauer, şöyle der: “Bütün erotik şiirlerin yüce türünün malzemesini sağlayan, dolayısıyla o (şiir) dünyevi her şeyin üzerinde uçan aşkın metaforuyla yükselir.” [7] Buradan da çıkarılacak şey çoğu şiirlerin ‘aşk’ metaforuyla yükseldiğidir. Şiir dünyanın üzerinde olan, her şeyin üzerinde uçar. Filozof ise ayağı yere basar hayal âleminde değil, hakikat peşinde koşar. Aslında şiir kabiliyeti gençlikte tomurcuklanıp yetişkinlikte açar. Bir kimsenin gençliğinde şiir daha çok ağır basar. Kişi yaşlandıkça bu eğilim zamanla kaybolur yerini düz yazıya bırakır.

Sonuç olarak, hayatın içinde yer alan felsefe ve edebiyat kalıntıları yeri geliyor karşımıza bir sokaktan geçerken ya da bir manzaraya bakarken karşımıza çıkıyor. Felsefe doğanın içinde edebiyat da doğa ile el eledir. Felsefe ile edebiyatın ‘aşk’ konusunda birleştiğini görmek gereklidir. Şimdiye kadar birkaç filozof dışında hiç kimse ‘aşk’ konusuyla ilgilenmemiştir. Deli filozoflar aşka da kafa yormalıdır tıpkı aşka âşık şairler gibi… Kimi insanlar bir düşünceye, kimileri bir şiire âşıktırlar. Ben de yalnızlığıma aşığım. Yalnızlıkta parlayan bir ışık misali…

Şairler ışığın yönünde, filozoflar ışığın kökünde yer ederler ve her ikisi de kendilerini iyi bilirler. Filozofların deliliği düşünme heyecanından gelir. Deli olarak nitelendirilen filozoflar koca evrenin nereden geldiğini sorgularken, kendilerini akıllı sananlar akılsızlığı ile kalır, asla yol kat edemez.
En nihayetinde felsefe ile edebiyat hayattır. Felsefesiz ve edebiyatsız yaşayan toplumlar hayatlarını kaybetmişlerdir. Bize düşen tek şey hayatlarını kaybeden toplumların üzerine bir avuç toprak da bizim atmamız gerektiğidir.



[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. 1999, İstanbul, s.332
[2] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.39
[3] Erasmus, Deliliğe Övgü, Kabalcı Yay. 2002, İstanbul, s.26
[4] İlhamları
[5] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.15
[6] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.15
[7] Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği, Ayrıntı Yay. 2019, İstanbul, s.50


KAYNAKÇA

·         Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği
·         Arthur Schopenhauer, Üniversiteler ve Felsefe
·         Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü

·         Erasmus, Deliliğe Övgü

21 Mayıs 2020 Perşembe

ZERDÜŞT’ÜN İNSAN TİPLERİ AYRIMI VE BENGİ DÖNÜŞ




Makalemi kaleme alırken Zerdüşt’te yer alan insan tipleri ayrımıyla beraber Nietzsche’de yer eden bengi dönüş kavramı üzerinde duracağım. Nedir bengi dönüş ya da amor fati? Bu soruları derinlemesine cevaplayıp Nietzsche’nin portresini kelimelerle çizeceğim. Öyle ki Zerdüşt bize neler buyurdu? Zerdüşt bizden ne istedi ve ne gibi levhalardan söz etti işte tüm bunları açmak için kalemimi masamda yer alan mürekkebe batırıyor ve bu beyaz sayfaları derin düşüncelerle dolduruyorum…

Zerdüşt’te İnsan Tipleri

Nietzsche’de 3 ayrı insan tipi mevcuttur. Bunlardan ilki sürü insan, bir diğeri özgür insan ve sonuncusu üst insan ya da yaratıcı / trajik insandır. Bu insan tipleri ayrımını güç istenci ya da başka bir deyişle Kısaca sırasıyla Nietzsche’nin bu insan tiplerini açıklayalım.

İlkin baktığımızda sürü insan, toplumda en yaygın olan insan tipidir. Her şeyi kabul eder, zayıftır ve varlığını sürdürmek için başkalarına muhtaçtır. Söz konusu olan bu insan sürü içinde konforlu ve rahattır. Sürü içinde yandaşlar mevcuttur. Sürü insan içinde ya da bir başka deyiş ile kalabalıklar içinde korunmuş oluyorsunuz. Böylece insan kendini güvende hissetmiş oluyor. Nietzsche bu insan tipi için Böyle Söyledi Zerdüşt adlı eserinde şöyle der: “Çalmamalısın! Öldürmemelisin! – Bir zamanlar kutsal sayılırdı böylesi sözler; insanlar diz çöker, boyun eğer ve pabuçlarını çıkarırlardı bu sözlerin önünde…”[1] Nietzsche böyle diyerek eski levhaları kırmamızı ister. Ayrıca sürü insan için de deve metaforunu kullanır.

Bir diğer insan tipi ise özgür insandır. Bu insan tipi, değerler yaratma isteğini hayata geçirebilme cesaretine sahip olan insandır. Özgür insan kendi değerini yaratmazsa bir süre başka sürülere bağlı kalacaktır. Bu sürünün değer yargılarıyla ayrılıp düşüncelerini ortaya koyması ya da yıkıcı “hayır” ile iyi-kötü levhalarını ayırt ediyorsa bu insan özgür insan kısmına geçiyordur. Bu insan tipinde Nietzsche aslan metaforunu kullanır. Nietzsche şöyle der: “Kendine özgürlük yaratmak, ödevini kutlu bir Hayır’la yanıtlamak: İşte kardeşlerim, bunun için gerek var aslana.”[2] Düşüncelerini sürü içinde ortaya koymak için tek başına durabilme gücü ve cesaretine sahip olmak için aslan gibi olmak gerekir. Söz konusu olan sürüde kendi başımıza durup düşüncelerimizi ortaya koyabiliriz. Ancak böyle sürüye uymamış oluruz.

Son insan tipi olan yaratıcı / trajik ya da üst insan için Nietzsche şöyle der: “Tanrı öldü: Şimdi biz istiyoruz ki üst insan yaşasın.”[3] Nietzsche üst insanın yaratıcı insanın yaşatmayı vurgular. İnsan kendine yeni değerler yaratıyorsa, işte o insan üst insandır. İnsanın kendini aşması gerekir. Üst insan bir çocuktur yani çocuk metaforu onu temsil eder. Çünkü çocuk sürekli soru sorarak hayal gücüyle hareket eden bir yaş grubudur. Bilindiği üzere çocuklar sürekli sorguladıkları için her şeyi merak ettikleri için kısmen filozof sayılabilirler. Yetişkinlerde olduğu gibi hınç ya da kin beslemezler. Hemen unuturlar. Çocuk her şeyi hayal gücüyle ve istemiyle yapar. Nietzsche yetişkinlere, çocukken nasıl hareket ediyorsak sürekli soru soran yaratıcı eylemde bulunmak gerektiğinden söz eder.

Nietzsche’de Bengi Dönüş

Nietzsche’nin ‘bengi dönüş’ (amor fati[4]) kavramını Ecce Homo adlı eserinden bağımsız düşünemeyiz. Öyle ki bu eserde bengi dönüşü Nietzsche şöyle tanımlar: “Bengi dönüş öğretisi, yani sınır tanımadan sonsuza dek her şeyin durmadan yok olup yeniden doğması…”[5] Söz konusu olan bu eseriyle Böyle Söyledi Zerdüşt’ün, ana konusunun ya da ana fikrinin bengi dönüş olduğunu ve onun erişilebilecek en yüksek olumlama ilkesi olduğunu ifade eder. Sürü insan yaşamı olumlayamaz ancak üst insan yaşamı olumlayabilir ve kendinden öte bir dünyayı yaratabilir.

Nietzsche’nin: “Dünya dediğiniz şeyi önce siz yaratmalısınız: Bizzat sizin aklınız, sizin imgeniz, sizin isteminiz, sizin sevginizde şekil bulmalı o!” sözünde en yüksek olumlama ile yani sınır tanımadan sonsuza dek oluş ya da değişimle yeniden dünyamızı ve kendimizden öteyi yaratıp yok olmayı vurguluyor.

Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te şöyle der: “Bakın, üst insanı öğretiyorum size. Üst insan yeryüzünün anlamdır, isteminiz desin ki: Üst insan yeryüzünün anlamı olsun.”[6] Nietzsche, böylece Tanrı’nın ölümünden sonra üst insanın yeryüzünün anlamı olduğunu bizlere söyler. Bengi dönüş bu bağlamda bir oluş, bir yok oluş olarak üst insan üzerine bağlanır. Nietzsche, “bengi dönüş” öğretisiyle insanın nasıl yok olacağını öğreneceğini gösterir. Ona göre insan aşılması gereken bir şeydir.[7]

Nietzsche insanın ip olduğunu ifade eder: “İnsan bir iptir, hayvan ile üstinsan arasında gerilmiş- bir ip ki uzanır bir uçurumun üzerinde.” Söz konusu olan bu ip benzetmesi insanın kendini aşıp öteye geçmesini uyandırmayı amaçlar. Basitçe bir ip gibi düşünmemeliyiz. Bu noktada üst insan ile hayvan arasında yer alan gergin bir ip olarak yer etmektedir.

İnsan mutlaka kendini sevmeyi öğrenmeli Nietzsche için. En nihayetinde insanın kendini sevmesi ebedi dönüşü yazgısı olarak değerlendirmektir. İnsanın kendini sevmesi yazgısını sevmesidir.

Son olarak bengi dönüşte hayattaki her şey doğum, ölüm, keder, üreme, mutluluk yani olup biten şeyler farklı figürler, farklı karakterler üzerinden karşımıza çıkıyor. Zerdüşt, Herakleitos’un yanında olacaktır. Düşünce yolunun çoğunu onunla yürüyecektir. Bengi dönüş içerisinde hayat boyu aynı şekilde yaşanılacaksa bu hayata üst insanın değer vermesi ve dünyasında kendini aşıp öteye geçmesi gerekecektir. Asla bunun aksini Zerdüşt bizlere buyurmayacak ya da söylemeyecektir.



KAYNAKÇA

·         F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt
·         F. Nietzsche, Ecce Homo
·         Cogito Dergisi, Nietzsche: Bir  Kayıp Dünya, Sayı 25
 


[1] F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul: TR İş Bankası Yayınları, 2019, s.203
[2] F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul: TR İş Bankası Yayınları, 2019, s.20
[3] F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul: TR İş Bankası Yayınları, 2019, s.290
[4] Yazgını sev!
[5] F. Nietzsche, Ecce Homo, (Çev. Can Alkor), İstanbul: İthaki Yayınları, 2003, s.62
[6] F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul: TR İş Bankası Yayınları, 2019, s.6
[7] F. Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, (Çev. Mustafa Tüzel), İstanbul: TR İş Bankası Yayınları, 2019, s.199

3 Mayıs 2020 Pazar

HEGEL’DE DİYALEKTİK DÜŞÜNME ÜZERİNE




“Diyalektik, nesnenin içkin biçimde düşünülmesidir.”[1]

Biz yeryüzünde var olan ve düşünen varlıklar olarak birçok kavramı ya da kimi zaman mecaz kimi zamansa gerçek anlamıyla kullanmaktayız. Günlük dilimizde kavramları oldukça basite indirgiyoruz ve diyalektik düşünceden kaçıyoruz. Diyalektik düşünce bir okyanus ise bu okyanusta karaya yüzemiyoruz.

Bazı kavramlara kendimiz anlamlar yüklemek yerine o kavramları olduğu gibi kullanıyoruz. Yeryüzü altındaki gökyüzünde kayboluyoruz. Makalemi kaleme almamdaki amacım diyalektik düşünmenin tarihteki yerini göstermek ve Hegel’de diyalektik düşünme ile birlikte bazı çağlardan hareketle diyalektiği ele alacağım. Şimdi diyalektik içindeki uzun yolculuğumuza kısaca başlayalım.

Diyalektiğin Doğuşu

Uzun yıllar önce diyalektik yaklaşımı Antik Yunan felsefesinde ya da başka bir deyişle Antik Yunan kıyılarında karşımıza çıkmaktaydı. Yunan kıyılarının açıklı koyulu maviliği bizlere diyalektik düşünceyi büyük düşünürler üzerinden göstermekteydi.

Diyalektik kavramı söz söylemek fiilinden gelen bir kavramdır. Antik Yunan felsefesine baktığımızda sadece Platon’da değil aynı zamanda Herakleitos’da ve hatta mitlerde Heseidos’ta bile görülür. Antik Yunan düşüncesi diyalektik kavramı üzerine kuruludur. Thales’de bir diyalektikçidir. “Bir’in kaynağı nedir?” diye sorduğunda “çokluğun birliği nedir?” diye düşünmektedir. Herakleitos’da her şeyin hareket olduğunu, bir nehirde iki defa yıkanılamayacağını, söylerken yine diyalektik yaklaşımla felsefe yolunda gitmektedir. Hegel, Felsefe Tarihi Dersleri adlı eserinde Herakleitos üzerine şöyle söyler: “Varlık ile var olmayanın doğruluğu bulunmayan soyutlamalar olduklarını ve ilk doğrunun yalnızca ve yalnızca –oluş- olduğunu görüp söylemiş olmak büyük önem taşır. Anlık bunların her birini doğru ve kendi kendinde geçerli olarak soyutlamaktadır. Buna karşılık akıl bilir ki birinin içinde onun kendi ‘başka’sı da içerilmiş bulunmaktadır ve böylece de bütünün, saltığın –oluş- olarak belirlenmesi gerekmektedir. Örneğin Aristoteles, Herakleitos’un bütünü ve bütün olmayanı (parçayı), birlikte gideni ve karşıtlaşanı, uzlaşanı ve çelişeni birbirine bağlayıp sardığını ve bütünü Bir ve Bir’i her şey haline getirdiğini söyler…”[2] Dolayısıyla buradan hareketle baktığımızda diyalektiği Hegel, Antik Yunan felsefesinde yakalamıştır.

Antik Yunan felsefesi diyalektikle beraber yan yana duran felsefedir. Hatta Antik Yunan felsefesi karalık bir gecede Ay ise diyalektik hemen yanında yıldızdır. Söz konusu olan diyalektik kavramı felsefeyi mümkün kılmıştır. Diyalektik kavramını felsefenin dışında tutmamak gerekir.

Hegel’de Diyalektik Düşünme

Hegel’e göre, bir diyaloğun ruhu diyalektiktir.[3] “Diya-” karşıt olan anlamına gelmektir. ‘Diyalog’ derken iki karşıt mantığın, iki karşıtın birbiri ile konuşmasıdır. Söz konusu olan karşıtlık düşmanlık anlamına gelmez. Birbirleri ile karşılıklı akıl yürütmeleri anlamına açık ve net bir şekilde gelmektedir.  Hegel, Antik Çağ’da evrensel diyalektiği Modern Çağ’da yeniden yaratır. Hegel’in diyalektiği bilinçli olarak kullandığı, bir çözümleme olarak kullandığı ilk metni 1800 yıllarında kaleme aldığı ve “Sistem Fragmanı” adlı metindir.

Hegel, “Birey kavramı nedir ve neyi kapsıyor?” diye sorar burada. Bireysellik kavramı ona göre, sonsuz çokluğun karşıtını kapsar ve bağıntısını kapsar.[4] Bir birey düşünelim ve birey kendini birey olarak kavradığı zaman karşıtında sayısız birey bulur. Yani sonsuz çokluktur. Aynı zamanda bu karşıtı olanlarda kendisi ile bağıntısı vardır. Karşıtlık ve bağıntılık beraber düşünülüyor. Karşıtları beraber düşünmenin felsefi olduğunu düşünüyor Hegel.

“Bir insan, bireysel bir yaşamdır. Eğer o var olan tüm elementlerden başkası ise...” Yani var olan diğer unsurlardan farklı ise insan bireysel bir yaşam olarak yer eder. Bireysel bir yaşam aslında sınırlı bir yaşamdır. Dolayısıyla her birey sınırda yaşamdırlar. Sınırlı yaşayanlar olarak sonsuzdurlar. Hegel bu noktada sınırlı olan ile sınırsız olanın karşıtlığını ortaya koyar.  Yani, insan bireysel yaşamdır ama onu karşısında bireysel yaşamların sonsuzluğu vardır. Bireysel bir yaşam, sonlu bireysel yaşamdan meydana gelmiştir. Bizdeki yaşam sonlu yaşamdır. İnsan bireyinin bireysel yaşam tikel olmakta dolayı, insanlığa ait olmamızdan dolayı aynı zamanda bireysel insan olarak sınırlı yaşamımız bireysel sonsuz yaşam anlamına gelir. Hegel böylece karşıt olanlarla çalışır.

Hegel’in aynı metinden devam edersek: “Bir yaşamı parçalanmamış düşününce canlı olanı yaşamın kendisinin kendisini ortaya koyuşu olarak görebilmemiz mümkündür. Onun çokluğu aynı zamanda bölünmemiş parçalanmamış yaşamı sonsuzluk olarak kavramamız gerekiyor.” Öyle ki Hegel’e göre: “Bireysel bir yaşamı aldığımızda onun karşısına çokluğu koyduğumuz zaman her bir bireyin kendisinden hareketle nasıl kavramamız gerekir?” diye sorar. Bireyler arasındaki ilişkiyi biz sonsuz ilişki olarak kavrayacağız. Varlıkta var olan her şey dolaylıdır. Hegel’e göre sonsuz karşıtlıklar sonsuz ilişkilerdir, dolayımlardır. Sonsuz çokluğun, örgütlülüğün ve bireyin birlik olarak alınması gerekir. Yani bütünü örgütlü ayrı olan ve örgütlü birlik olan olarak almamız gerekir. Doğa, örgütlü ayrı olanların ve örgütlü birlik olanların bütünüdür.

Hegel’e göre diyalektik, ontolojik olarak temellendirilmiştir. Bilindiği üzere varlık varsa hiçlikte vardır. Var olan bir şey hiç’ten ayrı düşünülemez. Martin Heidegger, Metafizik Nedir? adlı eserinde şöyle der: “Varlık varsa hiçlik zorunlu olarak vardır ve var olan hiçme’yi de barındırır.”[5]  Hegel, diyalektik ile toplum üzerine felsefe yaptığını vurgular. Bireyin toplum içindeki ilişkisine bakınca diyalektik kavramı temel alarak toplum üzerine kafasını yorar. Diyalektik kavramı ile doğa üzerine, toplum üzerine ve akıl üzerine kuram yürütüldüğünü ifade eder.

“Doğa yaşamın bir ortaya konuşudur. Çünkü yaşama refleksiyon yani dolayım dolayısıyla ilişki yani bağıntı ve ayrılık olanı, kendi başına durabileni ve genel olabileni ortaya çıkartır.” der Hegel. Bu şekilde ontolojik kuruluş doğayı yaratmıştır. O halde doğa ayrı olanın birliği, sınırlı olanın sınırsızlığı ve tekilin genelidir. Sınırlı olan hangi bakımdan sınırsızdır, ayrı olan hangi bakımdan birleşiktir diye sormamız gerekir. Yaşam o zaman nedir? Canlı olanların sonsuzluğu olarak yaşam, bir sonsuz olan sonlu olandır ve sonlu olan ile sonsuz olanın bu birliğidir.

Hegel, sonlu ve sonsuz hakkında Mantık Bilimi eserinde şöyle yazmıştır: “Şeylerin sonlu olduklarını söylediğimiz zaman bununla, onların yalnız bir belirlenime sahip olduklarını, yalnız sınırlı olduklarım değil, -çünkü bu bakımdan onlar sınırlarının dışında belirlenmiş bir varlığa gene sahiptirler- ama aynı zamanda ve daha çok yokluğun, hiçliğin onların yapısını, varlığını oluşturduğunu söylemek istiyoruz… Sonlu yalnız genelde herhangi bir şeymiş gibi değişmekle kalmaz, üstelik kaybolur. Onun kaybolması yalnızca olanaklı değildir; sonlu şeyin varlığı, kendi içsel varlığı olarak kaybolmanın tohumunu taşımak demektir. Onun doğum saati aynı zamanda ölüm saatidir.”[6] Böylece aslında Hegel, sonsuza varlık yüklenmekte ve sonlu ise sonsuzun olumsuzu olarak onun karşısında tutulması gerektiğini ifade eder.

Hegel’in diyalektik felsefesinde sonlu-sonsuz olan arasındaki diyalektikten sonra varlığın ve var olmayanın arasındaki diyalektiğe bakmak yerinde olacaktır. Konumuz her ne kadar bir okyanus derinliği kadar derin olsa da düşünce kulaçları atarak karaya ulaşmamız mümkün olacaktır.

Varlık başka belirlenimi olmayan varlıktır. Ben, farksız belirsizlikten farka geçiştir. O halde Hegel’e göre “ben” , belirliliğe geçiştir. Biz dünyaya gelince farksız belirsizlikten oluşuyoruz. Belirlenmemiş varlık kendisiyle özdeştir. Bizde hiçbir belirlenim yoktur. İnsandan başka bir şey değiliz. Ben öğretmenim, ben şairim dediğim zaman. Ben kendimi farksız belirsizlikten kendimi çıkarmış oluyorum. Kendime belirlilik kazandırıyorum. Belirlenmemiş varlık kendisiyle özdeştir. Gökyüzünde yıldızlar nasıl göze görünüyorsa Hegel felsefesinde de tüm parlaklığıyla varlık hiçlik olarak görünmektedir. Ayrıca varlık hiçlikten ne az ne de çok bir şeydir…


Varlıkla hiçliğin birliğini “oluş” olarak tanımlar. Bu tanım, Mantık Bilimi’nde görülür. Salt varlıkla salt hiçlik aynı şeye tekabül eder. Doğruluk ya da hakikat olan, ne varlıktır ne de hiçliktir. Varlığın hiçliğe, hiçliğin varlığa geçip onda erimesi demektir.

Hayatın Diyalektiği

Hayatın içine baktığımızda birçok zıtlıklar görmüyor muyuz? Yeri geliyor siyah, karanlık gecelerimize beyaz bir gün ışığı arıyoruz. Aklımıza birkaç dize düşüyor ve siyah renge boyanmış umutlarla beyaz sayfalara geçiyoruz. Diyalektik söz konusu olduğunda ya da diyalektik düşünmeye baktığımızda Hegel’in de bildiği Adam Smith’in Ahlaki Duygular Kuramı eserine işaret etmek istiyorum.

Adam Smith için insan, kendisini diğeri ile paylaşmak, kendisini diğerinde inşa etmek ister. Diğerinin kendisi de bizi inşa etmesine izin verirse mutlu oluruz. Bunu şöyle hayal edebiliriz: Rengi meşe gövdesine benzeyen, sağ ayağı hafif sallanan ve üzerinde yaralarımız kadar derin çizikler taşıyan bir masanın başındayız. Önümüzde siyah-beyaz satranç tahtası duruyor. Ben kendi benliğim dışında diğer beni karşımda rakibim olarak inşa ederim. Stefan Zweig bu durumu Satranç adlı eserinde şu şekilde ifade ediyor: “İki Ben’imden her biri, yani Siyah Ben ve Beyaz Ben birbirleriyle rekabet etmek zorundaydılar ve her biri kendi adına galip gelmek, kazanmak için kendini bir tutkuya, sabırsızlığa kaptırıyordu…”[7] O Ben’in yaptığı hamlelere ya da ataklara sahip olmak isterim ve böylece diğer beni mat edersem ruhen ve zihnen mutlu olurum. 

Adam Smith’in ustalıkla kurduğu diyalektik düşüncesiyle ‘Ahlaki Duygular Kuramı’ adlı eserinde şu üçlü kurgu ortaya çıkar: Diğer ben, Üçüncü ben / vicdan / insanlık ve Ben.
Diğerinin dolayımı ile düşünme ve kendimizi diyalektik şekilde inşa etmek bu şekildedir. Satrancın içindeki zıtlıklar, diyalektikler ve ince düşünceler Ben’i ortaya koyarken diğer Ben’i de canlı tutar.
Hayatımıza baktığımızda bir yanımız “Ben’imiz” ile savaşırken, diğer yanımız “diğer Ben’imiz” ile barış halindedir. Diyalektik düşünme ya da dolayımlı düşünme hayata işlenmiştir. Her canlı doğar ve ölür. Bir çiçek toprağa ekilir yeri gelir gözyaşlarımızla sulanır. Ve gün gelir o çiçek sonbaharda yaprak döker. Çoğu insanın hayatımızdan yaprak şeklinde döküldüğü gibi… Hayatımızın içinde daha doğru bir deyişle hayatın diyalektiğinde acı da yer almaktadır. Acı içinde hazzı da barındırır. Haz duygumuz haz aldığımız şey üzerinde fazla ise o fazla haz duygusu yerini acıya bırakabilir…

Sonuç olarak baktığımızda diyalektik düşünme ilkin Antik Yunan felsefesinde yer ediyordu. Hegel’den hareketle Hegel’in diyalektiğine, sonu olan ve sonsuz olana bunun da yanında varlık ile hiçliğin arasındaki dolayıma bakmış bulunduk.

Hegel’in gözünden, Herakleitos’un fragmanlarında yer alan diyalektik düşünme kaçmamıştır. Hegel sonlu olanı sonsuz olanı, doğanın ne olduğunu ve bireyi diyalektik düşünerek felsefe yapmıştır. En doğru felsefenin de bu yoldan geçtiğini vurgulamıştır.

Hayatımızın diyalektiğine gelince, bizler hayatın içinde gülmekten ağladığımız zamanlar da olmuştur. Var olan olarak bizler hiç olmaktan korkuyoruz. Bunun sebebi ise var olanlar olarak varlığın hiçlik olduğunu bilmiyoruz ve dolayısıyla diyalektik düşünemeyip koca okyanus içinde boğuluyoruz. Belki de hayatta yer ile gök arasında kendini kaybedip yok sanacaksın. Bu noktada usta şair Sezai Karakoç’un dediği gibi: “Seni yok sayacaklar / Sen daha çok var olacaksın...”




KAYNAKÇA

·         Stefan Zweig, Satranç
·         Martin Heidegger, Metafizik Nedir?
·         G.W. F. Hegel, Mantık Bilimi, (Hegel Eserlerinden Seçmeler/Çev. Nejat Bozkurt)
·         G. W. F. Hegel, Sistem Fragmanı, (Çev. Doğan Göçmen)
·         G.W. F. Hegel, Felsefe Tarihi Seçmeleri, (Hegel Eserlerinden Seçmeler/Çev. Nejat Bozkurt)







[1] G.W. F. Hegel, Felsefe Tarihi Seçmeleri, (Hegel Eserlerinden Seçmeler/Çev. Nejat Bozkurt, Ankara, 2014, s.267)
[2] G.W. F. Hegel, Felsefe Tarihi Seçmeleri, (Hegel Eserlerinden Seçmeler/Çev. Nejat Bozkurt, Ankara, 2014, s.268)
[3] G. W. F. Hegel, Sistem Fragmanı, (Çev. Doğan Göçmen)
[4] G. W. F. Hegel, Sistem Fragmanı, (Çev. Doğan Göçmen)
[5] Martin Heidegger, Metafizik Nedir?, Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları, İstanbul, 2018
[6] G.W. F. Hegel, Mantık Bilimi, (Hegel Eserlerinden Seçmeler/Çev. Nejat Bozkurt, Ankara, 2014, s.139)
[7] Stefan Zweig, Satranç, (Çev. Ahmet Cemal), İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2019, s. 56

16 Şubat 2020 Pazar

ARİSTOTELES’İN 'POETİKA' VE SANATI ÜZERİNE




Aristoteles’in şiir sanatı üzerine yazdığı Poetika adlı eserini inceleyip, kendi Türk Edebiyatımızdaki sanatın ve şiirin yerinin nasıl olduğunu göstermek üzere bu makaleyi ele almış bulunuyorum. Şiir, romandan apayrı yer tutar. Şiir kimi insanı sakinleştirir, ruhunu okşar. Bazı kişileri hüzünlendirirken, bazı kişileri coşturur. Ayrıca şiir bizleri düşündürür, felsefi bir düşünce gerektirir.


Aristoteles, Poetika adlı eserinde taklidi, sanatı, şiiri ele almıştır. Sadece Aristoteles değil, Aristoteles’ten önce Platon da İon adlı eseriyle sanatı tartışır. Şimdi Aristoteles’in eserinden yola çıkarak şiire, sanata, taklide ve tüm bunların edebiyatımızdaki yerine bakalım.

POETİKA VE ESTETİK

Bize haz veya mutluluk veren şeyleri güzel diye ifade edebiliriz. Güzellik anlayışı bir beğeni gücü ile etkilenişin ürünleridir. İnsan herhangi bir eserin güzel olup olmadığını yorumlayabilmelidir. Sanata veya güzele olan eleştiri, eleştiricinin düşünme gücüyle mümkün olacaktır. Bu düşünce sanat felsefesinin sorularını ve izlerini içinde barındırır.

Estetiğe göre güzellik kavramı insanda heyecanı besleyen, heyecan uyandıran bir değerdir. Estetik hazın oluşması kişinin içinin kıpır kıpır olması anlamına gelmektedir. Yeri gelir kişinin içinde kelebekler uçuşur fakat o kelebekleri farkında olmadan öldürür insan.

Antik dönemde insanoğlunun düşünsel evrim sürecinden güç alan estetik düşünce, yorum ve yargıların nedenini araştıran başlıca düşünürler Platon ve Aristoteles olmuştur.

Platon’un bildiğimiz üzere Devlet diyaloğunda “mağara alegorisi” ve “bölünmüş çizgi analojisi” mevcuttur. Sanı dünyası ve düşünsel dünya da olduğunu ifade eder. Hatta Platon “iyi” ve “doğru” yargılarının arasına “güzel” yargısını da ekler. Platon için güzel, ulaşılması gereken bir idealdır. (1) Ayrıca günümüze bakınca her insan önüne gelen birçok şeyi güzel olarak nitelendiriyor. Bunu bu şekilde yapmayıp estetik olanı sorgularsak veya güzele ideal olarak bakarsak o güzelin güzelliği yani estetik tadı damağımızdan asla eksik olmayacaktır.

POETİKA VE SANAT

Sanatta ve edebiyatta önemli bir yer taşıyan Aristoteles’in Poetika adlı eseri şiire kaynaklık eden iki doğal nedenin ne olduğunu bize açıklar.

Birinci doğal özellik, insanın doğuştan taklit etme eğilimidir: yani yeni doğan bir bebek konuşmadan önce konuşmaya çalışır, ebeveynini taklit etmeye başlar. İkinci doğal özellik ise; insanın doğal olarak taklit karşısında aldığı hazdır. Aristoteles: “Öğrenmek sadece filozofların değil, diğer insanların da, daha az pay almakla birlikte, en çok haz aldığı şeydir.” (2) der.

Ancak bu iki doğal özellik de şiire özgü olmayıp, bütün taklitlerde ortaktır. İkinci nedende bahsetmiş olduğu haz, genel olarak taklit karşısında aldığımız haz değildir. Aristoteles, eserinde taklit için şu ifadeleri kullanır: “Taklit etme, insanlarda çocukluktan itibaren doğal olarak ortaya çıkar, insanları diğer hayvanlardan ayıran şey taklit etmeye en yatkın hayvan olmaları ve ilk öğrendiklerini taklit yoluyla öğrenmeleridir.” (3) Aristoteles’in ikinci doğal özellik diye nitelendirdiği şey “taklit araçlarıyla” ilgilidir. Taklit araçları sayesinde öbür taklitlerden ayrılan şiir, kendi içinde de ozanlara karakterlerine bağlı olarak “taklit nesneleri” ile türlere ayrışması olur.

Poetika’da şairin görevi, gerçekten olan şeyi değil, olabilir olan şeyi anlatmaktır. Aristoteles sanatı taklit ile ortaya koyar. Şiir nesneleri taklit ettiği nesneler bakımından 3’e ayrılır:

i)                    Taklit ettikleri nesneler
ii)                  Taklit araçları
iii)                Taklit yöntemleri

Bunların üçü de şiir türlerinin birbirinden ayrılmasının kriterleridir. Aristoteles; Poetika‘da şöyle söyler: “İzleyici veya okuyucu; ya bizden iyi ya bizden kötü ya da bize benzerdirler.” (4) Bunları da şöyle örnekler: “Polygnatos; daha güzel, Pauson; daha çirkin çizerdi. Düz yazı ya da şiirde ise; Homeros daha iyileri, Kleophon daha benzerleri ele alırdı.” (5)

Bunların yanında Aristoteles için sanat; insanda doğal bir evrim olarak gelişir. Şiir yazmamızın nedeni Aristoteles’e göre, yukarıda sözünü ettiğim bu iki doğal nedendir. Herkes taklit eder, taklitten hoşlanır. En nihayetinde okumayı bilmeden yazmayı veya küçükken büyükleri taklit ederek yürümeyi öğrendik.

Aristoteles’te taklit etme araçları mevcuttur. Taklit etme araçlarını; öykü, karakter, düşünce, dil, ezgi, sahne olarak sıralar ve tüm bunları bölüm bölüm işler. Aristoteles, tragedyaya baktığında tragedyanın amacı, duygulardan arınmadır. Sanatın amacını da ahlaki mutluluk olarak görür.

Bu noktada Platon’un İon eserine dikkat çekmek yerinde olacaktır. Şairin görevi Platon’a göre, insanlara bir şeyler öğretmek ve insanların eş seçerken nelere dikkat etmeleri gerektiğidir. Bunun sonucunda, Platon şairleri zanaatı icra eden Sofistler olarak değerlendirir. İon diyaloğunda: “Rhapsodlar, şairlerin tercümanıdır.” (6) İon’un Homeros konusunda iyi konuşmasının sebebi: “Sanat değil ilahi güçtür.” (7) Yani ilahi güce bağlanmıştır.

Platon “mimesis” kavramını çeşitli diyaloglarında kullanmıştır. Platon’a göre nesnelere verdiğimiz isimler birer taklittir. (8) Platon “mimesis” kavramını tam taklit olarak ifade eder. Platon’un Devlet, Şölen gibi eserlerinde de sanatı ele alır. Tam olarak bu noktada Platon’un Devlet eserinin Üçüncü kitabına değinmek yerinde olacaktır. Platon: “Şair bize başkalarının söylediği sözleri, bu sözlerin nerede, nasıl söylendiğini anlattığı zaman yaptığı iş bir anlatmadır sadece. Ama şair bu sözleri söylerken, kendisi değil, bir başkasıymış gibi davranırsa, nedir o zaman yaptığı şey? Bir başkasının yerine geçmek, sözünü bir başkasının kişiliğine elinden geldiği kadar uydurmak değil mi? Peki, bir insan sesini, davranışını bir başkasına uydurmaya çalıştı mı ne yapmış olur? Benzemek istediği kimseyi taklit etmiş olmaz mı? Demek ki Homeros da, bütün şairler de anlatmalarında taklide başvururlar.” der. (9) Platon’un bu sözleriyle sanatı tartıştığını ve mimesis’in bir anlatma aracı olduğunu göstermek istemiştir. Mimesis’in varlığında, özünde aldatmaca ve sandırmaca vardır. (10) Platon, Devlet’in Onuncu kitabında bu özelliği ele almış bulunur.    
   
Önemli olan şey her iki filozofta da ne anlamda kullanıldığıdır. Burada taklit yaratıcılığı barındırıyor mu sorusu akla düşer. Aristoteles’te Poetika ’da “mimesis” kavramına yer verir. Aristoteles’te taklit basitçe bir başkasının yaptığını yapmak olarak ya da bir muhabbet kuşunun ya da papağanın insan sesini taklit ederek konuşması şeklinde yer almaz. Aristoteles’in “mimesis” veya “taklit” dediği şey yaratıcılığı içinde barındıran taklittir. Fakat Platon’da taklit daha çok diğerini öykünme şeklinde gözükmektedir.

Herhangi bir şairin dizesini okuyunca içimizde sakinlik ya da huzur hissedebiliriz. Her dize şairinden bir şeyler barındırır. O şeyi yalnızca gönül gözü ile bakıp, okuyabilenler görebilir.

Aristoteles’te şairin görevi; olabilirliği ortaya koymaktır. Türk edebiyatının nasıl başladığı hangi dönemlerden geçtiğini az çok bilmek mümkündür. Peki, edebiyatımızda “poetik” anlamda şiirin niteliği ve şairler nasıldırlar, taklit var mıdır?

TÜRK EDEBİYATI VE POETİKA

Türk edebiyatında son yarım yüzyılda kullanılmaya başlayan ve daha çok şairlerin şiir anlayışının belirtmek için kullanılan “poetik” sözcüğünün edebiyatımızdaki varlığı çok eski olmamakla beraber, “poetik” olarak tanımlayabileceğimiz metinlerin varlığı daha eskiye dayanır.

·         * Divan Edebiyatı

Uzun yıllara dayanan köklü bir gelenek oluşturan Divan edebiyatı, bir şiir edebiyatı olarak görülürdü fakat şiir üzerine kaleme alınan yazıların azlığı çok dikkat çekiciydi. Divan edebiyatında yoğun Arapça, Farsça kelimeler kullanılıp; kaşlar kalem, kirpikler bir ok, dudaklar ise kiraza benzetilirdi. Eski edebiyatın estetik dünyasını kendine has sistemi içerisinde oluşturan şairler duygularını hayal sistemi içerisinde ifade etmekteydiler. Hayali bir sevgili oluşturup o hayale şiirler yazarlardı.

Divan edebiyatında acı çekmek bir mutluluktu. Çünkü hayallerindeki sevgiliden gelen şey her ne olursa olsun o dönemin şairleri için yaşama sebebiydi. Aristoteles’te olan sanattaki taklit anlayışı Divan’da pek söz konusu değildir. Şairler sürekli hayali sevgiliye övgü temalı şiirler yazmışlardır. Bir örnek verecek olursak; sevgilinin hilâl kaşı âşıklar için bayram ayıdır. Bayram ayı geldiği halde ortalarda görülmeyen sevgiliye Âhmed Paşa:

“Eyyam-ı mâh-ı ıyddurebrü-nüma ol sanem
Hengam-ı büy-ı’uddurgîsü-güşa ol ey sanem”
(11)

beyiti ile; “Artık hilâl kaşını göster de bayram başlasın” demiştir.

·         * Tanzimat Dönemi

Edebiyatımız yönünü Batı’ya çevirmesiyle birlikte diğer türler gibi şiir de yenileştirilmesi gereken bir tür olmuştur. Divan’da kalan ağır dilin yerini saf ve yalınlığa bırakmıştır. Yenileşen şiir, üzerine düşünülen ve tartışılan bir tür haline gelmiştir.

Türk edebiyatında, Tanzimat Devri, Fransız edebiyatını örnek alarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemin sanatçıları, “Batılı gibi düşünmüş, Doğulu gibi yaşamışlardır.” (12) Vatan, millet, hak, hukuk konuları dönemin şairleri olan; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa tarafından işlenmiştir. Batı’dan yapılan çevirilerle birlikte sanatçılar yeni kavramları da öğrenmişlerdir. Tanzimat devrinde, Namık Kemal Fransa’ya giden bir şairdir. İşte tam bu noktada Aristoteles’in Poetika adlı eserinde de sözünü ettiği sanatta taklit başlamıştır ve bu taklit olumlu anlamda yer almıştır.
Bir örnekten hareketle; Namık Kemal, “Hürriyet Kasidesi” ‘nde:

“Ne gam pür-ateş-i hevl olsa da gavga-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydan-ı gayretten”
(13) der.

Burada şair Batı’dan aldığı ‘hürriyet’ kelimesini de kullanır ve bunun yanında tarih duygusu, hürriyet aşkı ve ferdi kahramanlık da mevcuttur.

·         * Fecri-ati ve Servet-i Fünun Dönemi

Fecri-ati Dönemi’nde topluluğun en önemli ismi modern şiirin kurucusu olan Ahmet Haşim’dir. Ahmet Haşim’in başlıca poetik kabul edeceğimiz şiirleri ve yazıları mevcuttur. Hemen ardından Servet-i Fünun döneminin ünlü şairi Tevfik Fikret, poetik metinleri arasında sembolizm üzerine yazdığı yazılarda oldukça dikkat çekicidir. Tevfik Fikret, ”Haluk’un Amentüsü” adlı manzumesinde; insanlar arasındaki kardeşliğe ve dünya birliğine seslenir. Eserindeki bir beyitte şair, hülyayı hakikate tercihini şöyle ifade eder:

“Evet, hakikati hülyaya hep feda ederim,
Zaman olur ki vücudumdan ayrılır giderim.”
(14)

Tanzimat sonrasında, Türk şiiri, Batı etkisinde kaldığı şiirlerin üzerinden çok zaman geçmiş olmasına karşın poetik anlamda şiir niteliğinde, oldukça önemli bir birikime ulaşmıştır. Sanki Descartes’ın ruh-beden ikilemini andırırcasına bir söylem söz konusudur.

·         * Milli Edebiyat Ve İkinci Yeniciler

Milli edebiyat döneminde, dönemin şairleri dönemin koşullarını ve yaşadıklarını yazarlar. Bu dönemde ulusçuluk ön planda olup, hemen ardından İkinci Yeniciler ortaya çıkmıştır. İkinci Yenicilere ait olan şiir akımının genel özelliklerinde; şiiri diğer sanatlarla yakın ilişkiye sokmuşturlar. Cemal Süreyya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan dönemin şairleridir. Burada da yine örnekle yola çıkıyorum. Turgut Uyar bir filozof edasıyla şu dizeleri yazar:

“İkimiz birden sevinebiliriz,
 Göğe bakalım…”
(15)

Bu dizede anladığımız şey; şair muhatabı olan kadınla birlikte bir saadet arayışındadır. Ama bu saadet “evsiz”dir. Şiirin devamı şu şekildedir:

“Bu evleri atla, bu evleri de, bunları da
 Göğe bakalım…”

Burada evler, sokakları karanlık kılmıştır. Oysa şair gökyüzüne bakmaya çağırmaktadır.  Gök şairde apayrı ve kozmolojik bir yer etmiştir. Gök umudun, özgürlüğün sembolüdür. Özgürlük sonsuzluk anlamına gelir. İkimiz birden özgür olabiliriz, sonsuz olabiliriz demek istenmiştir. Şair bu dizeleri söylerken insanın özgürlüğünü sınırlayıcı kılmamıştır.  

Sonuç olarak, edebiyatımızda dönemlerimizi, şairlerimizi, şairlerin şiirinin nasıl yer ettiğini görmüş bulunuyoruz. Şairin görevi, Aristoteles’in eseri olan Poetika‘sında; olanı değil olabilir olan şeyi anlatmaktı. Aristoteles’te sanat taklittir ve bu taklit basit bir şekilde öykünme değil, zihinsel yaratıcı bir eylemdir. Bizim edebiyatımızda da olumlu anlamda Batı’ya olan taklit,  oldukça dikkat çekmiştir ve edebiyatımızda şiir insanın ruhunu etkileyen şeydir. Elbette ki şiirin hamuru insandır. Benim için şiir bambaşka bir şey ifade eder. Yaşanmışlığı, kaleme alıp kelime kelime beyaz kâğıtlara dökmek, insanın kalbine işlemek zor iştir.

Herkes şiir yazabilir mi diye bir soru sorulduğunda şu şekilde cevap vermem mümkün olacaktır: Şiir yazmak için insanı anlamak gerekir. İnsanı anlamayan şiir yazamaz, yazsa da hep bir şey eksik kalır. Şiir yazmak çiçeğe benzer. Çiçek sulanır; şiir, onun yapı taşı olan kelimelerle yaratılır. Çiçeğe bakmazsanız ölür gider, şiire bakmazsanız varlığını yitirir. Çiçeğin kokusunu içimize çektiğimiz gibi şiirden haz almak da bir nevi mısraları içimize çekmektir.

Şair şiirin yaşaması için her gün ölür, dizelere gömülür…


Barış ÇOKAZ
Parrhesia Dergisi, 9. Sayı, 2019

Dipnotlar:

(1): Cevad Memduh Altar, s.13
(2): Aristoteles, s.9 (1448b 13)
(3): Aristoteles,  s.9, (1448b 6)
(4): Aristoteles, s.5, (1448a 5)
(5): Aristoteles, s.5, (1448a 5)
(6): Platon, s.34, (530c 4)
(7): Platon, s.40, (532e 4)
(8): İsmail Tunalı, s.76
(9): Platon, s.83, (393 b,c)
(10): İsmail Tunalı, s.79
(11): Mehmet Akkaya, s.8
(12): Hüseyin Tuncer, s.23
(13): Mehmet Kaplan, s.39
(14): Mehmet Kaplan, s.190
(15): Turgut Uyar, s.27


KAYNAKÇA

·        *  Aristoteles, Poetika, (Çev. Ari ÇOKONA-Ömer AYGÜN), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017
·        *  Platon, İon, (Çev. Furkan AKDERİN), İstanbul: Say Yayınları, 2010
·   * Platon, Devlet, (Çev. Sabahattin EYÜBOĞLU-M. Ali CİMCOZ), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017
·        *  TUNALI İsmail, Grek Estetik’i, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1983
·        *  AKKAYA Mehmet, Eski Türk Edebiyatı
·        *  ALTAR Memduh Cevad, Sanat Felsefesi Üzerine, Pan Yayıncılık, 2013
·         * TUNCER Hüseyin, (2015), Tanzimat Devri Türk Edebiyatı, 2015
·         * KAPLAN Mehmet, (2017), Şiir Tahlilleri, Dergâh Yayınları, 2017
·        *  UYAR Turgut, (2002), Dünyanın En Güzel Arabistan’ı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002


WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...