acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
acı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2020 Pazartesi

TÜRKÇE ŞİİRLER İÇERİSİNDE FELSEFÎ DİZELER

 


Her ne kadar edebiyatımız yalın ya da ağır dilli olsa da o dil içerisinde mutlak cümleler veya dizeler saklı kalır. Halk edebiyatından divan edebiyatına, divan edebiyatından mili edebiyata hatta ikinci yenicilere kadar hemen hemen her ozanın / şairin dizelerinde felsefeden parçalar yer etmektedir. Dolayısıyla bu çalışmamda tüm şairler olmasa da belli başlı şairleri ya da ozanların dizelerini ele alıp felsefi dizeler içerisinde felsefeyle kaybolacağız…

 

YUNUS EMRE: Halk Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden biri olan Yunus Emre, Divan’ında şöyle der:

“Bir ben var benden içerde,

Benden daha ziyade…”

Söz konusu olan bu dizelerde felsefenin tam anlamıyla ince ince işlendiği açıktır. Ozanımız kendi benliğinin derinliğinde yer alan bir ben’i daha olduğunu vurgulamıştır…

 

EDİP CANSEVER – Gelmiş Bulundum adlı eserinde yer alan “MASA DA MASAYMIŞ HA” şiiri felsefeden izler taşımaktadır.

Şiirde şöyle yazar şairimiz:

“Adam yaşama sevinci içinde
Masaya anahtarını koydu
Bakır kâseye çiçekleri koydu
Sütünü yumurtasını koydu
Pencereden gelen ışığı koydu
…
Üç kere üç dokuz ederdi
Adam koydu masaya dokuzu
Pencere yanında gökyüzü yanında
Uzandı masaya sonsuzu koydu
…
Masa da masaymış ha
Bana mısın demedi bu kadar yüke
Bir iki sallandı durdu
Adam ha babam koyuyordu…”

Bu dizelerde “masa” metaforuyla vurgulanan şey aslında insan “zihni”dir. İnsan her şeyi zihninde toplamaktadır. Şiirin temasında ise yalnızlık işlenmiştir.

 

TURGUT UYAR – Dünyanın En Güzel Arabistan’ı adlı eserinde yer alan “GÖĞE BAKMA DURAĞI” isimli şiirinde gök metaforuyla özgürlüğe işaret eder. Turgut Uyar bir filozof edasıyla şu dizeleri yazar:

“İkimiz birden sevinebiliriz,
 Göğe bakalım…”

Bu dizede anladığımız şey; şair muhatabı olan kadınla birlikte bir saadet arayışındadır. Ama bu saadet “evsiz”dir. Şiirin devamı şu şekildedir:

“Bu evleri atla, bu evleri de, bunları da
 Göğe bakalım…”

Burada evler, sokakları karanlık kılmıştır. Oysa şair gökyüzüne bakmaya çağırmaktadır.  Gök şairde apayrı ve kozmolojik bir yer etmiştir. Gök umudun, özgürlüğün sembolüdür. Özgürlük sonsuzluk anlamına gelir. İkimiz birden özgür olabiliriz, sonsuz olabiliriz demek istenmiştir. Şair bu dizeleri söylerken insanın özgürlüğünü sınırlayıcı kılmamıştır.

 

ŞÜKRÜ ERBAŞ – Yaşıyoruz Sessizce adlı eserinde ise Antik Yunan dünyasına uzanmış ve kelimeleri diyalektiğin içine değdirmiştir. Öyle ki şairimiz “İKİ HAYAT” isimli şiirinde dizeleri şöyle ağlatmıştır:

“…
Bu neyin korkusudur
Herkes kendinin de ücrasına çekiliyor
Ne hazin. Ölüm yaşayana gelir değil mi?

Benim iki hayatım oldu diyorum
İki kere yaşayacağım, iki kere öleceğim
Boşluk bile bunlardan anlamlı bakıyor…”

Yine aynı eserde başka bir şiirinde ise şöyle yazar: “İNSAN TANRIDAN ÖNCE SEVGİYE İNANIR…” Dolayısıyla inançtan önce sevgi gelir…

Bağbozumu Şarkıları adlı eserinde Şükrü Erbaş, diyalektiği sevgili üzerinden sunuyor bizlere:

“Dünya bir gölgelikmiş,
Doğan ve batan günden öğrendim.
Sevgilim
Önce ölümden, sonra senden doğdum ben.” 

 

NAZIM HİKMET – Piraye’ye Mektuplar adlı eserinde Piraye’sine yazdığı bir mektubun sonunu şöyle bitirir:

“…Çünkü dünyada mesela alelumum (özel olmayan / cinsle, türle ilgili olan) aşk yok, alelumum insan olmadığı gibi. Felsefeyi fazlaca kaçırdım. Fakat senin aşkın benim felsefemden bir parçadır karıcığım…” Piraye’ye yazılan bu cümleler felsefenin edebiyat hali sayılabilecek niteliktedir…

 

AHMED ARİF – Hasretinden Prangalar Eskittim adlı eserinde yer alan “UNUTAMADIĞIM” adlı şiiri felsefi boyutlar taşır. Şairimiz bu şiirde şöyle yazar:

“-To be or not to be- değil,
-cogito ergo sum- hiç değil…
Asıl iş anlamak kaçınılmazı
Durdurulmaz çığı, Sonsuz akımı…

Susmak, gözlerinde susmak
Ustura gibi
Gözlerin hani..”
 

Bu dizelerden de anlaşılacağı üzere, olmak ya da olmamak değil, düşünüyorum o halde varım, hiç değil… Asıl iş kaçınılmazı ve sonsuzu anlamak. Gözlerde susmak gerekir fakat ustura gibi kesen gözlerin hani… Öyle ki, şiirde şairin özlemle aradığı ‘gözler’dir.

 

CEMAL SÜREYA – Sevda Sözleri adlı eserinde yer alan “KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİN ALTINDA” adlı şiirinde kelimelerin kana büründüğü aktarılır. Kimi zaman ağzımızdan çıkan sözlere bıçaklar saplanıyor. Saplanan bıçak öldürüyor kelimeleri… Dolayısıyla kelimeler ölüyor ve kana bulanıyor.

Sonuç olarak baktığımızda, okuduğumuz her şiir bize normal birer dize gibi gelebilir. Oysa o dizelerin derinliğini ve anlamını şiirin içinde kaybolan insanlar bilebilir…

29 Nisan 2020 Çarşamba

BİR ADAMIN VAZGEÇMEYİŞ MEKTUBU





Adam kadını sever
Adam kadınla aynı yolda yürür mutlu olur
Kadının gözlerinde Ege’nin zeytinleri vardır
Adamın yüreği Akdeniz kadar sıcaktır
Adam kadına sarılır dünya durur
Adam sever kadın uzaklaşır
Adamın adımları aşka atılırken
Kadının adımları vazgeçmek üzerinedir.
Adam bir mektup yazar kadına
Adam gözyaşlarıyla ıslatır zarfı
Adamın ellerinden mektup düşer
Adam kadını çok sever
Kadın adamdan vazgeçer…


“Vazgeçen sevgilim,

Unut diyorsun, unutmak acı bir eylem bilmez misin? Ben kendimi unuturum, kaç yaşında olduğumu unuturum da seni unutmam. Bir türkü gibi dilimde tütersin. Elbette vazgeçmeli insan birçok şeyden… Kimi zaman denizden veya gökyüzünden… Şimdi gök, senin yüzünken ben vazgeçebilir miyim senden? Unutur muyum hiç seni? O kısa saçlarının rüzgara boyun eğişini…

Vazgeçen sevgilim,

Unut diyorsun bana, beni… İnsanın ezberinde olan bir şiir unutulur mu? Gözlerindeki dizelerden vazgeçer mi gözlerim? Vazgeçer mi gülüşündeki çiçeklerden? Ay ışığından vazgeçerim de bir senden vazgeçmem. Varsın olsun sen vazgeç sevdamdan, beni sevdanla baş başa bırak…

Vazgeçen sevgilim,

Kırık mektuplardan parçalarımı topluyorum. Nedir unutmaya meyil ettiğin bunca nefret? İçimdesin sana batan kırıklar olduysa beni affet… Kırık bir mektup, yarım ve yaralı dizeler içinde bir ben… Baş belası bir salgın başımızda ölüm ile nöbet tutuyor. Seni sokak sokak gezmek istiyor kalbim fakat bu ülkemde yasak. Şimdi senin sokağında renkli merdivenler yanında açmıştır çiçekler, onlara aşkla bak…

Vazgeçen sevgilim,

Aşkla bak açan çiçeklere ve onlara bakmaktan vazgeçme. Benim senden vazgeçmeyişim gibi gülüşün hala bende. Bana sarılışın… Unut, vazgeç diyorsun bana. Nasıl aklımdaysa iki kere ikinin dört ettiği, nasıl aklımdaysa felsefenin Thales ile başladığı işte öyle aklımdasın. Ben kendimi unuturum seni unutmam. Sakladım kalbimin en derinine saklımdasın. Ve sen ezberimdeki şiir, mısralarımdasın…”


Adam bıraktı kalemi
Sildi gözlerinden akan yaşları
Masanın üzerindeki ilaçları attı ağzına
Geceye uyak düştü vazgeçen sevgilinin saçlarını
Adam uzandı yatağına gözlerini kapadı
Adam derin uykuda sabaha uyanamadı…

16 Nisan 2020 Perşembe

KIRILAN HAYALLER VE KARAMSAR HAYATLAR ÜZERİNE





“…Genel olarak hayat bir şaşırtmaca, hayal kırıklığıdır...”[1]

Her ne kadar pozitif düşünmeye çalışsak da ya da olumlu baksak da günümüzde yer alan büyük bir hayal kırıklıkları ve karamsar hayatlar mevcuttur. Birçok kimse hayal kırıklığından dolayı yaşamak yerine ölümü tercih etmektedir. Bildiğimiz üzere ölümü tercih etmek intihardan başka bir şey değildir. Söz konusu kaleme aldığım bu makalede kırılan hayaller ile birlikte kırılan kalplere ve karamsar hayatlara değineceğim. Şimdi yerde bulunan hayal kırıklıklarına basmadan adımlar atmaya başlayalım…

Kırılan Hayaller ve Kanatan Parçalar

Hayalimizde yaşadığımız olur çoğu zaman. Küçükken kurulan hayaller bile üzerimizde birçok iz taşır. Hayaller gerçekleştiği takdirde insanın kendine güveni artar ve hayallerinin peşinde sürekli koşmak ister. Koşarken önüne çıkan engellere takılır ve düşer. Yara alır, kanatır ve kanadığıyla kalır…

Hayatın kendisinin ölüm olduğunu unutmamak gerekir. Yaşam varsa ölüm kaçınılmazdır. Ayrıca Schopenhauer’a göre hayat, ıstırap ve sefaletten oluşur.[2] Istırap, hayatımızın ilk konusu olmalıdır ki varoluşumuz değer kazansın. Sefalet için baktığımızda insan, günümüzde bile sefil bir halde yer etmektedir. Hugo’nun Sefiller’ine işaret ederekten Jean Valjean’ın elinden tutmak gerekir. Öyle ki bu eserde insanın karanlık ve sefalet içindeki durumu Jean Valjean karakteri üzerinde olduğu gibi betimlenir.

Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı adlı eserinde hayatın en büyük üç saadetini şöyle sıralar: Sağlık, gençlik ve özgürlük.[3] Hayatın bu üç büyük saadetini birçok kimse fark etmez. Ne zaman ki insanlar bu saadetlerini kaybederlerse işte o zaman çoğu şeyin farkına varıp değerini anlarlar.

Schopenhauer’un felsefesi, ölümünden sonra etkili olmuştur. Döneminin hayal kırıklıkları Schoupenhauer’un karamsar dünya görüşünü anlamaya elverişli bir ortam yaratmış, bundan sonra felsefesine karşı gittikçe artan bir ilgi uyanmıştır. Öyle ki ölümünden sonraki yıllarda Schopenhauerculuk belli çevrelerde, özellikle edebiyatçı çevrede etkili olmuştur.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar adlı eserinde şöyle der: “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”[4] Burada anlamsız bir dünyada insanın bir yıldız gibi kaydığını görüyoruz. İnsan tutundu mu, tutunduğuna güvenir. Kimi zenginliğine, kimi yalnızlığına, kimi sevgiye tutunur. Önemli olan bu anlamsız dünyada neye tutunduğumuzdur…

“İnsanın koca evrende payına düşen şey nedir?” diye sorulduğunda Schopenhauer şöyle cevap verecektir: “Şurası kesin ki bu dünyada neredeyse bütün insanların hayatları boyunca paylarına düşen; iş-güç, tasa-kaygı, zahmet-meşakkat ve sıkıntıdır.”[5]

Karamsar Hayatlar ve Karanlıklar

Aydınlanma döneminde ya da akıl çağında merkezde olan -insan-dır. Aydınlanma, karanlığı aydınlatacaktır. Aydınlanma varsa karanlık da vardır. Karanlık insanın içinde bulunduğu durumdur. Burada söz konusu aydınlatılacak şey insandan başka bir şey değildir.

Schopenhauer, felsefesine Hegel’in tam karşıtı olarak girer. Ona göre dünya anlamlı bir dünya değildir; bundan dolayı felsefeye düşen iş de, anlam yorumları olmayıp bu anlamsız dünya içinde insanlığa bir şekilde yolunu buldurmaktır. İçinde anlam bulunmayan dünya, bütünüyle kötüdür ve var olmamak yeğdir. Yani tıpkı filizlenmiş bir çiçek gibi Schopenhauer’da karamsar dünya görüşünün var olduğu gözler önünde belirir.

Schopenhauer için dünya bir cehennemdir. Hatta, “Dünya bir cehennemden farksızdır ve onun içinde bir taraftan insanlar, diğer taraftan iblisler azap ve işkence gören ruhlardır.”[6] der. Bu noktada Schopenhauer’a hak vermek yerinde olacaktır. Günümüz dünyası mavi ve yeşil bir gezegen olmaktan çıkıp kan kırmızı renge dönüşmüş durumdadır. Günümüze bakınca cehennemden farksız olan dünyada; kadın ve çocuk istismarı ile kadına ve çocuğa şiddette kan dökülmekte ve hayvanlara zulüm edilmektedir. İşte bundan dolaydır ki böylesine kötü bir dünyada var olmamak yeridir…

İçinde bulunduğumuz bu kötü dünya aslında günahlar dünyasıdır. Schopenhauer bunun tamamen farkındadır: “Hiçbir şey şu genel hakikatten daha kesin değildir ki dünyanın her yerindeki büyük ıstırabı ve sefaleti doğuran şey dünyanın büyük günahıdır.”[7] Söz konusu olan günahlar dünyası Ortaçağ’a kadar dayanır ve Âdem ile Havva’ya işaret eder. Schopenhauer’a göre, bu günah sefalet ve acının kanıtı olmuş durumdadır.  

Tüm bunlara ek olarak karamsar hayatta karanlıklar içinde kalmıştır insan… Koyuya çalan maviyi arar gözleri, çekmek ister nefesiyle gökyüzünü içeri ve maviye boyamak ister umutlarıyla içini… Fakat gelin görün ki günümüzde gökyüzü griye çalıyor, şimşekler çakıyor. İnsanın içini umutsuzluk ve can sıkıntısı kaplıyor.

Karamsar hayatımıza anlam yüklemek büyük anlamsızlık olur. Karamsar hayata tutunmaya çalışan kimseler için intihar doğar. Çoğu dinde intihara kalkışmak yasaktır ve hoş görülmez. İntihara kalkışan birine “Neden intihar ediyorsun?” diye sorulduğunda –muhtemelen- “Ben öyle istiyorum, bu kendi kararım.” cevabı alınabilir.

Schopenhauer için ceza kanunu intiharı yasaklasa bile bu kilise ya da din açısından geçerli bir argüman olmaz. Ayrıca bu tamamen gülünç olur. Schopenhauer, “Zira ölümü seçen birini hangi ceza yıldırabilir ki? İntihar etmeye çalıştığı için bir kimse cezalandırılırsa, cezalandırılan şey onun beceriksizliğinden kaynaklanan başarısızlıktır.”[8] der.

Sonuç olarak Schopenhauer’a göre, içimizde ve çevremizde oluşan yaşama istencini kesin olarak reddetmek gerekir. Kırılan hayallerin ve karamsar hayatın içinde acıdan başka bir şey yoktur. Hayatın kendisi veya Schopenhauer’un deyimi ile -istenç- ardı arkası kesilmeyen acıdan ibarettir. Öyle ki isteğin olması acıyı beraberinde getirmektedir.

Bir istek hiçbir zaman tam ve sürekli olarak doyurulamaz; şöyle biraz doyurulunca hemen bir yenisi ortada beliriverir ve bu böyle sonsuzluğa gider… Acının ne sonu ne de sınırı vardır. Hayat, sefalet ile can sıkıntısı arasında mekik dokur. İsteklerin yerine getirilmemiş olması sefaleti doğurur, yerine getirilir olması da bunalıma düşürür. Yeri geliyor ne acılar çekiyor yüreğimiz… Tatlı dille acı sözler söylüyoruz. İstek oldukça acıya sahip olacağız, bunu görmüyoruz ya da göz ardı ediyoruz.

Bu sefalet dolu hayat içinde yeri geliyor Sartre’ın Bulantı’sına bulanıyoruz. Belki de Oğuz Atay gibi tutunamıyoruz…








KAYNAKÇA
·         Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı
·         Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena
·         Oğuz Atay, Tutunamayanlar






[1] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.28
[2] Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena
[3] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.14
[4] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.254
[5] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.17
6 Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.29
7 Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.32         
[8] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.7

12 Mart 2020 Perşembe

YAŞARKEN ÖLENLER VE İNTİHAR ÜZERİNE








Makalemi kaleme alırken Helenistik Dönemin ilk büyük okulu olan Epikürosçu Okul’un kurucusu Epiküros’un ölüm üzerine söylediklerinden hareket etmek istedim. Ölüm nedir? Yaşarken ölen kimseler toplumumuzda nasıl yer etmektedir? Epiküros, felsefesiyle insanı Tanrı ve ölüm korkusundan kurtarıp bir ruh sükûnetine ulaştırmayı amaçlamıştır. Tüm bunlara değindikten sonra intiharın ne olduğunu ve intihar türlerini ele alıp makalemi noktalamış bulundum. Şimdi yaşarken ölenler arasında cesetlere basmadan dolaşmaya başlayalım.


Yaşayan Ölülere Yas Tutulmaz


Öncelikle tıpkı eğitim, ahlak, bilgi, sanat gibi ölümün de bir felsefesi vardır. “Ölüm nedir?” sorusuna bakıldığında şöyle cevap vermek mümkün olacaktır: “Ölüm, (Ing. Death) canlı varlıklarda hayati fonksiyonların veya hayatın son bulması; insanda bilinçli deneyimin tamamen nihayetlenmesi durumudur.”[1] Ölüm felsefesi üzerine çalışan kimseler ölüm bağlamında en çok ölümün doğasının ne olduğu sorusu üzerinde durmuşlardır.  Tüm bunlarla beraber ölüm tam olarak bilinmez. Ölümü bilmek için ölümü yaşamak gerekir.

Ölüm korkusuna baktığımızda insan varlıklarının hayatlarının son bulacağı kaygısı ya da endişesidir. İnsanların çoğu ölüm korkusu ile yaşar. Hatta öyle insanlar var ki ölüm korkusu sebebi ile her zaman için hayatı iyi ve etik bir biçimde yaşamaya –çalışırlar.- Ölüm korkusu ile nasıl baş edileceği konusunda bazı felsefi yaklaşımlar gelişir ki bunlardan bir tanesi Epiküros ve Epikürosçular, bir diğeri Wittgenstein tarafından benimsenen yaklaşımlardır. Bu yaklaşım ölümün yaşanan bir şey olmaması nedeniyle ölüm korkusunun rasyonel bir şey olmadığı düşüncesi üzerine yükselir.

Öyle ki birçok kimse ölümden korkar ve yaşarken öldüklerini ifade ederler. Yaşarken ölmek, ölüp de toprağa girmekten daha kötüdür. Yaşadığınız halde ölü olarak yer ederseniz kimse sizi ve düşüncelerinizi var saymaz. Çünkü sizinle beraber düşünceleriniz de ölmüştür. Bundan dolaydır ki düşüncelerin canı yanmaz. En nihayetinde yaşarken ölenlere yas tutulmaz.

Helenistik dönem filozofu Epiküros, ölüm korkusunun zaman kaybı olduğunu ve yanlış bir mantığa dayandığını savunur. Ona göre sağlıklı düşünülürse ölüm korkusundan korkmamak gerektiğini insanlar anlayacaktır.


“Biz Varsak Ölüm Yok, Ölüm Varsa Biz Yokuz…”[2]


Epiküros’a göre felsefenin amacı daha iyi bir hayata sahip olmak ve mutluluğa ulaşmaktır. Kimi insanlar ölümün üzerine düşünmekten korkarlar ve bu nedenle ölümü düşünmemeyi tercih ederler. Oysa ölüm hayatta bir gerçektir. Tıpkı karanlık bir gecede gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi…

Hayatta bazı anahtarlar vardır ve bu anahtarlar bazı kapıları açar. Epiküros’ta ise hayatın anahtarı ‘haz’dır. Haz her insanın aradığı şeydir. Tabi bu anahtar fazla zorlandığında kırılabilir. Bundan dolayı istenilen her haz tadında olmalı ve aşırıya kaçılmamalıdır. Mümkün oldukça acıdan kaçmak gerekir. Acıdan kaçmadıkça ruhsal sağlık sorunları yaşanır ve kişi oldukça üzülür.

Epiküros’a göre ruhsal haz, bedensel hazdan daha üstündür.[3] Mutlu yaşamın ereğinde beden ve ruh erincinin yatması gerekir. Mutluluğun sağlanmasıyla insan haz dolu olur. Epiküros ruh-beden bütünlüğünü iç içe ele alır. Birini alıp diğerini yok saymak gibi bir durum söz konusu değildir.

İnsanın bedensel olarak acı çektiğini varsayalım ya da bir kimse birisinin elini bıçakla kesmiş olsun. O yara anlık acı hissi uyandırır. Hatta bazı yaralar vardır sardıkça kanar… Ama eninde sonunda o acı hissi bedenden gider. Bu durum ruhsal acıda aynı şekilde yer etmez. Ruhun çektiği acılar bedende çekilen acılardan daha kalıcıdır.

Ölüme ve ölüm korkusuna geri döndüğümüzde iki bakımdan ayrı görüş ortaya koymak mümkündür. Bu görüşler ölümün hayatımızı olumsuz etkilemesidir. İlki ölümden sonra bizi beklediğini düşündüğümüz cezalar ve bir diğeri ise ölümle birlikte kaybettiğimiz, elimizden kaydığını düşündüğümüz bu dünyaya ilişkin tatlı duygularımız ve hazlarımızdır. Böylece Epiküros için ölümden korkmanın bir temel dayanağı olmadığını görmüş bulunuruz. Çünkü Menoikeus’a yazdığı mektuptaki o ünlü sözünde ifade ettiği gibi: “En büyük kötü olan ölüm bizim için hiçbir şeydir, çünkü biz varken ölüm yoktur, ölüm gelince de biz yokuz.” İşte bu sözü onun felsefesini ileri taşımış olmakla kalmayıp öğrencilerine de yol göstermiştir.

Öyle ki ölüm ne yaşayanları ilgilendirir ne de ölenleri… Burada müthiş bir diyalektik göze çarpar. Epiküros bu diyalektiği mutlaka vurgular. Bir başka deyiş ile biz yaşarken ölüm yoktur, ölüm gelince biz yaşamıyoruzdur.

Epiküros için her insan kendi evrenini içinde taşımaktadır. Ölüme karşı durup korkmamak, insanlar arasında Tanrı gibi özgür ve egemen yaşamak gereklidir. Bundan dolayıdır ki: “Böylece, ne uyanıkken ne de uyurken hiçbir zaman sarsılmayacaksın ve insanlar arasında Tanrı gibi yaşayacaksın.”[4] der.

Bazı insanlar ölümden sonraki hayatlarında cezalandırılacaklarından kaygılanırlar. Epiküros bu kaygıyı da önemsemez. Basitçe söylemek gerekirse Epiküros tüm felsefesini mezar taşında şöyle özetler: “Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum…”


Ölümlere Verilen İntihar Süsü


Birçok intihar son zamanlarda ölüm ile sonuçlanmaktadır. İntihar bir kaçış ya da kurtulma olarak gözükse de böyle bir şey söz konusu değildir. Epiküros felsefesinde intihara karşı çıkar. Öyle ki hayatta yer alan bir renk bile –örneğin denizin koyusu, gökyüzünün açığı- bizlere haz verebilir.

İntihar fenomeninin kelime anlamına, yüzeysel olarak, bakınca bir kimsenin ruhsal ve toplumsal nedenlerle yaşamına kendi elleri ile son vermesi ya da kendini öldürmesidir. Bu tanım oldukça yüzeysel olacağından dolayı böylesine derin bir konuda boğulma tehlikesine karşı olsa da bizlerin kulaç atması yerinde olacaktır.

İntihar kelimesini, 20. yüzyıl toplumbilimcileri arasında önemli bir yer alan bilim insanı Emile Durkheim (1858-1917) nasıl ele aldı? İntihar üzerine neler söyledi? Bu noktada Durkheim intihar kavramını en temel biçimde şöyle tanımlar: “Ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir.”[5]

Durkheim, intiharı bir akıl hastalığının sonucu olarak mı ele almak gerektiğini araştırıyordu. Öyle ki ya intihar eden kimselerin kendilerine özgü özel bir hastalık, yani delilik söz konusu, ya da intiharın bir ya da birçok delilik türlerinin bir bölümü olduğu düşünülmektedir. İntiharı kendine özgü bir hastalık olarak göstermek üzere ortaya atılan önerilerin geçersizliği bazı deneylerle açıklık kazanmıştır.

İntihar bir delilik ise toplumumuza göre tüm felsefecilerin ya da filozofların intihar etmesi gerekir. En nihayetinde toplumumuzda filozoflar deli ya da akıl yoksunu olarak nitelendirilir. Hâlbuki deli olan insanlar çoğu akıllı insanlardan daha akıllıdırlar.

Durkheim’a göre intihar yaşlara göre değişiklik gösterir.[6] Ayrıca mevsimler de bazı ülkelerde intiharı tetikler. Tüm bunları İntihar adlı eserinde bazı grafik ve tablolar ile birlikte verir. Unutulmamalıdır ki Durkheim, neden intihar edilir sorusu ile değil, diğer ülkelere kıyasla intihar sebebini bizlere sunar.         

    
Durkheim’ın deyimi ile “intihar değil, intiharlar vardır…”[7] Buradan çıkarılacak şey intiharın çeşitleri olduğudur. İntihar fenomeni kendini çeşitleriyle de gösterir: Bencil, elcil, kuralsızlık gibi… Bunlar dışında ise delilik intiharında da bazı intihar tipleri mevcuttur. Bunlar ise; melankoli intiharı, kaçık intiharı, saplantı intiharı ve otomatik intihardır.

Ölümden kaçmaya çalışan insanların bazı ölümlere intihar süsü verdiklerini görürüz. Tıpkı öldürdüğümüz bir örümceği kendi ağları içinde bırakmak gibi… Epiküros’a geri döndüğümüzde Epikürosçular intihardan uzak, haz dolu yaşam sürerler. Bunun tam tersi olarak Stoacılar ise intiharın bir cesaret ve bilgelik işi olduğunu belirtirler.  Onlar kendi elleriyle hayata son vermeyi erdemli bir insanın eylemi olarak algılamışlardır.

Sonuç olarak Epiküros’un felsefesinden hareketle hem ölüme hem ölüm korkusuna, bununla beraber olarak da Epiküros’un o meşhur sözüne değinmiş bulunduk. Ölümden korkmayıp hazza yaklaşmak, hayattan da haz almamız gerektiğinden söz ettik. Ayrıca intihar fenomenine Durkheim’dan hareketle yola çıktık ve intihar türlerine değindik.

Her canlı ölümü mutlaka tadacaktır. Bir bitki bile ekildikten bir süre sonra yosun yeşiline çalan canlı bir renge sahip olur. Büyür ve uzar. Gün gelir o ağaç da yaşlanır ve sonbaharda yaprak döker. Aynı ölüme yas tutan insanlar gibi…



Henidik Dergisi, 6. Sayı, 2020





  


KAYNAKÇA

·         Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü
·         Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna
·         Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt IV
·         Emile Durkheim, İntihar



[1] Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2017,s.336
[2] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna, YKY, İstanbul, 2007, s.517
[3] Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt IV, İst. Bilgi Üni. Yay.,  İstanbul, 2010, s.131
[4] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna, YKY, İstanbul, 2007, s.521
[5] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.25
[6] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.191
[7] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.321

4 Mart 2020 Çarşamba

AKDENİZ’İN KIZI







Gidiyorsun benden gün geçtikçe habersiz
Şarap şişesine döküyorum kan kırmızı gözyaşlarımı
Bırakıyorum sana, sende yer alan tüm acılarımı
Kırıklarım da var elbette her zerreme batıyor
Gidiyorsun gözlerin yok artık, yoksun bıraktın mısralarımı
Ne tütün, ne alkol ne de ellerin sarmıyor yaralarımı…

Seninle iken hikâyemize şiirler yazardım
Şimdilerde kırık mektuplardan topluyorum bizi
Her bir parçamız ayrı şehirde, sürülmez izi…
Ben o şehirde sensiz ve gözlerinsiz bir durakta
Şehre düşen yaprakları topluyorum bu sonbaharda…

Gidiyorsun gülüşünü de alıp benden bilinmez diyarlara
Giden gemiler dönmedi kıyısız limanlara
Dil suskun, kalp çığlık çığlığa gecelerde karanlıklar,
Oturduğumuz balkonda öksüz kaldı o dizilmiş yıldızlar

Bir şiirin daha sonuna geliyorum bugün sensiz,
Uzun cümlelerime özneydin, artık cümlelerim yüklemsiz
Kalsan sen solumda gökyüzünden indirsem ay ve yıldızı
Gidiyorsun gözlerini de alıp benden Akdeniz’in güzel kızı…




WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...