descartes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
descartes etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2021 Salı

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

 


"Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler."

Wittgenstein

Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine bizlere bıraktığı gökyüzünde parlayan iki eserden hareketle bakacağız. Bu eserlerden ilki Tractatus Logico-Philosophicus, yani erken dönem eseri iken diğeri Felsefi Soruşturmalar adlı geç dönem eseridir. Her iki eser de birbirinden farklıdır. Her iki eserde de dil ve dünya ile ilgili benzer sorular vardır fakat verilen cevaplar farklıdır.

Wittgenstein’ın dünya ve dil ilişkisine bakarken Felsefi Soruşturmalar adlı eserinden çok Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserinden yola çıkacağız. Wittgenstein, Tractatus döneminde dili soyut bir sistem olarak ele alır. Daha çok dil ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi inceler. Dolayısıyla bu makalede ele alacağım soruların başında, “Dil ve dünya ilişkisi, Wittgenstein felsefesinde nasıl yer eder?” sorusu vardır. Ayrıca, “Wittgenstein’ın Tractatus eserindeki önermeler dünya üzerine neleri ifade etmektedir?”, “Wittgenstein’da “töz” kavramı ne anlama gelir?” sorularını da ele almak Wittgenstein’ın felsefesini kavramak açısından daha yaralı olacaktır. Söz konusu olan eser, önerme önerme ve adım adım ilerlediği için eseri hemen anlamak oldukça zor olacaktır. Biz bu eseri ele alırken ancak üst önermelerle birlikte düşündüğümüzde anlam kazanacaktır. Dolayısıyla şimdi düşüncelerle dolu metindeki tümceleri kaleme alıp düşünce yolumuza adım atalım.

 

Wittgenstein’ın Önermelerinde Dünya

Wittgenstein, Tractatus eserinde düşüncelerini yedi tez içerisinde ifade etmiş ve kitabın genel olarak bütünü bu tezlerin açıklamasından oluşmuştur. Öyle ki yukarıda ifade ettiğim gibi son önermenin bile önceki önermelerle ilişkili olması bizleri şaşırtmamalıdır. Eserde dünya üzerine vurgulu olan önermeler şöyledir: “(1) Dünya olduğu gibi olan her şeydir. (1.1) Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil. (1.11) Dünya olgular yoluyla belirlenir ve şu yolla ki, bu bütün olgulardır. (1.12) Çünkü olguların toplamı, neyin olduğu gibi olduğu, aynı zamanda da bütün nesnelerin olduğu gibi olmadığını belirler. (1.13) Mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır. (1.2) Dünya, olgulara ayrılır.”[1]

Yukarıda yazılan önermelerin üzerinde durmak Wittgenstein’ın ‘dünya’ üzerine söylemlerini anlamamızda fayda sağlayacaktır. İlkin, “(1) Dünya olduğu gibi olan her şeydir.” önermesi “Dünya, duyulara hitap ettiği şekildedir.” şeklinde de ifade edilebilir. Dünyanın kendi kendisine has bir iç mantığı, iç yasası vardır. Söz konusu olan ‘dünya’ kavramı evrene ya da doğaya eşittir. Doğal dünyada işleyişin bir öznesi yoktur. Doğa öznesi olmayan bir öznedir. Diğer yandan sonraki önermeye baktığımızda önermede ifade edilen “olgu” kavramı anahtar kelimedir. “Dünya olguların/gerçekte olan şeylerin toplamıdır, nesnel şeylerin değil.” demek ister Wittgenstein. Dünya, şeylerin toplamı olsaydı dünya nesnel şeylerin toplamı olurdu.  Dolayısıyla Wittgenstein’a göre, dünya, var olan şeyler arasındaki ilişkilerin (Alm. der Tatsachen) toplamıdır, nesnel şeylerin (Alm. der Dinge) toplamı değildir. Dünya, dünyada var olanların birbirleriyle ilişkileri toplamıdır. Söz konusu olan ilişkisellik içseldir ve her şey her şeyle ilişkilidir. Benzerlik ve farklılık söz konusudur. İlk önermede olduğu gibi olan şeyin kaynağı şeyler arasındaki ilişkidir. Wittgenstein için var olan benzerlik ve fark dünyayı hareket ettirendir.

Üçüncü önerme ise dünyayı ilişkilerin belirlediği ve dünyanın bütün bu ilişkilerden oluştuğudur. Gerçekten var olan şeylerin birbirleriyle ilişkisinden söz eder. Yeter-sebep ilkesi belirtilmemiş olsa da bu önermenin altında yeter-sebep ilkesi yatar. Dünya olgular yoluyla belirlenir. Dolayısıyla dünya belirsiz değildir. Yani, dünyadaki ilişkilerin toplamı dünyayı dünya yapar. Dünya zorunluluğa tabidir ve bu zorunluluk da harekettir. Sonraki önerme şudur: “(1.12) Çünkü olguların toplamı, neyin olduğu gibi olduğu, aynı zamanda da bütün nesnelerin olduğu gibi olmadığını belirler.”[2] Yani, var olanlar kastedilir. Örneğin var olan vücuda gelmiştir, ondan dolayı vardır.

Bu noktadan sonra, bir sonraki önermede “(1.13) Mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır.” diyerek Wittgenstein yeni bir boyut kazandırır. Yani, dünya, mantıksal mekânda gerçekten olanlardır. Başka bir deyişle, dünya mantıksal uzamda gerçekten var olanlardan ibarettir. Mantıksal mekân ile gözümüzü ontolojik düzlemde olanın epistemolojik yansımasına, mantıksal alanına geçmiş bulunduk. Bu noktada nesnel olan öznel olana tamamlanıyor. Ve tüm bu önermelerden sonra Wittgenstein şu önermeyi ekliyor: “(1. 2) Dünya, olgulara ayrılır.” Burada Wittgenstein’a göre dünya, gerçekten var olanlara ayrılır ya da çözülür. Analitik bakış açısı mevcuttur. Yukarıda var olanların bütünü nasıl oluşturduğuna bakıyorken burada var olanları çözücü ve analizci bakış açısıyla ele almaktadır.

Şimdiye kadar dünya üzerine ele aldığımız önermelerden de açıktır ki Wittgenstein Tractatus eserinde oldukça büyük, düşünce ve anlam yüklü bir sistem oluşturmuştur. Tractatus’ta dil-dünya ilişkisi çerçevesinde öncelikle dünyanın yapısını anlamak gerekmektedir. Çünkü Wittgenstein’ın dilin karşısına koyduğu dünya onun felsefi sitemini oluşturmasında çok önemli bir yere sahiptir.[3] Bu açıdan baktığımızda Tractatus’ta oluşturulan dünya tasviri ya da betiminin nasıl olduğuna bakılmalıdır. Yukarıda kaleme aldığım ilk önermeler bize dünyanın, doğanın ya da evrenin nasıl bir şey olduğunun bilgisini verir. Dünya, olduğu gibi olan her şeydir ve dünya olguların toplamıdır. Wittgenstein, dünyayı şeylerin (nesnel şeylerin) değil de, olguların toplamı olarak ele alır.

Tek tek şeylerin varlığı Wittgenstein’a göre anlamsız kabul edilir. Peki, tek tek şeylerin varlığı anlamsız ise onu bilmek neden önemlidir? Bu sorunun cevabını Wittgenstein şöyle verir: Şey için özsel olan, bir şey durumunun oluşturucu öğesi olabilmektir. Şey demek, aynı zamanda yalın olan demektir. Bölünemeyen, parçalanamayan, çözülemeyen demektir. Kısaca ifade etmek gerekirse bu tözdür. Bu noktadan itibaren töz konusuna Wittgenstein’ın perspektifinden ve önermelerinden hareketle bakmak bize yarar sağlayacaktır.

(2.021) Nesneler Dünyanın Tözünü Oluştururlar[4]

Töz problemi, felsefe tarihinin en önemli problemlerinden biridir ve Wittgenstein da bu problemin farkındadır. ‘Töz’ kavramını genel anlamıyla ifade etmek gerekirse ‘bir şeyi o şey yapan şey’ denilebilir. Başka bir anlamı ise öznede olmayıp kendinde var olan, yani, bağımsızca kendi içinde var olan şeydir. ‘Töz’ kavramı, Antik Yunan düşüncesinin ansiklopedik kafası Aristoteles’ten modern felsefeye kadar tartışılagelmiştir. Basitçe ifade etmek gerekirse; iki adet aynı cinsten meşe fidanı elimizde olsun. Bu iki fidanı ektiğimizde ikisi de meşe ağacı olabilir fakat ikisi aynı meşe ağacı değildir. Dolayısıyla her ikisinin tözü farklıdır. Meşe ağacını meşe ağacı yapan şey diğer meşe ağacından farklı olarak yer eder…

Peki, ‘Töz’ kavramına düşünürlerin yaklaşımı nasıl olmuştur? İlkin, Aristoteles bu kavramını anlamını Metafizik adlı eserinde şöyle açıklar: “Töz sözcüğü, 1) Toprak, Ateş, Su ve bütün benzeri şeyler gibi basit cisimler; genel olarak cisimler ve hayvanlarla tanrısal varlıklar gibi onlardan meydana gelen şeyler; nihayet bu cisimlerin kısımları anlamına gelir. Bütün bunların töz diye adlandırılmalarının nedeni, onların bir öznenin yüklemi olmamaları, tersine diğer her şeyin kendilerinin yüklemleri olmasıdır. 2) Bir başka anlamda, ruhun hayvanın varlığının nedeni olduğu gibi, doğaları bir öznenin yüklemi olmamaktan ibaret olan şeylerin varlığının nedeni olan her şey de tözdür. 3) Sonra bu tür varlıklarda bulunan, onları sınırlandırıp bireysel varlıklar olarak ortaya koyan, ortadan kalkmaları, bütünün ortadan kalkmasını doğuran kısımlar da tözdür. 4) Nihayet tanımda ifade edilen öz de her şeyin tözü olarak adlandırılır. O halde tözün iki anlamı vardır: A) Töz, bir yandan, en son dayanak, başka hiçbir şeyin yüklemi haline getirilemeyendir; B) Töz, öte yandan, özü bakımından ele alman birey olarak, (maddeden) ayrılabilen şeydir, yani her varlığın yapısı veya formudur.”[5]

Antik Yunan düşüncesinden modern felsefeye doğru uzandığımızda René Descartes, “cogito ergo sum”dan önce “Var olanların varlığından şüphe edebilir miyim, edemez miyim?” şeklinde düşünmeye başladı. Ardından her şeyden şüphe edip şüphe ettiğinden şüphe etmedi ve önce Tanrı’nın varlığını ardından ben’in varlığını ortaya koydu. Descartes, Meditasyonlar adlı eserinde “Tözü düşündüğüm zaman var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olan yalnız tanrıdır…”[6] Diğer bir düşünür Spinoza’ya göre töz, Ethica’da şöyle vurgulanır: “Töz (cevher) deyince şunu anlıyorum; kendi başına var olan ve kendi başına kavranan şeyi yani kavramı başka bir şeyin kavramını kuşatmayan şeyi anlıyorum…”[7] Dolayısıyla bu noktadan hareketle şunları söylemek mümkündür: Spinoza’ya göre töz tektir ve töz, doğa ve Tanrı birbirine eşittir.

20. yüzyıl modern düşünürü Wittgenstein, ‘töz’ kavramının varlığını kabul eder ve mantıksal düzlemde töz problemini çözmeye çalışır. Wittgenstein, Tractatus’ta 2. 02 numaralı önermede “Nesne yalındır.” der. Yani, Wittgenstein -nesne yalındır- diyerek aslında nesneyi atom olarak ya da başka bir deyişle temel yapı taşı olarak düşünüyor. Bir bakıma bu nokta Leibniz’in ‘monad’ları gibi görünüyor bizlere.  En yalın o’dur. Ondan daha yalın yoktur. Yalın olan nesne, maddi olandır. Wittgenstein, “dünyanın temel yapı taşı maddidir ve dünyanın yapı taşı maddedir” diye vurguluyor.

Aynı zamanda bir sonraki önermede Wittgenstein şöyle yazıyor: “(2. 021) Nesneler dünyanın tözünü oluştururlar. Bu yüzden bileşik olamazlar. (2. 0211) Dünyanın hiçbir tözü olmasaydı bir tümcenin anlamlı olup olmadığı, başka bir tümcenin doğru olup olmadığına bağımlı olurdu. (2. 0212) O zaman, dünyanın doğru(gerçek) / (Alm. wahr) ya da yanlış (Alm. Falsch) bir tasarımını oluşturmak olanaksız olurdu.”[8] Burada kaleme alınan önermelerde bir şey eğer töz olmaksızın başka bir şeyden oluşuyorsa bunun bizi bir döngüye götürdüğü ifade edilir. 2. 021 ve 2. 0211’deki önermelerde “Dünyanın tözü varsa bir tümcenin anlamı nereden geliyor ve bunun anlamı başka bir tümce ile ilgili ilişkisi bakımından ne anlama geliyor?” sorusuna değinir Wittgenstein. Bu noktada anlatılmak istenen dünyanın tözü varsa -ki var- tümcenin anlamlılığı başka bir tümcenin doğruluğuna bağlı değildir. “Dünyanın tözü yoktur.” dediğimiz zaman aslında dil ile mantıksal mekân ile dünya arasında ilişki kopuyor. Mantıksal olarak bile dünyanın tözünün varlığını kabul etmek zorundayız. Yoksa herhangi bir cümleye anlam yükleyemeyiz. En nihayetinde dile anlam dünyadan gelir.

Tüm bunların yanında Wittgenstein, nesnelerin adlandırılabileceğini fakat ne olduğunun söylenemeyeceğini vurgular.[9] Wittgenstein’ın ‘töz’ anlayışına biraz daha yakından bakacak olursak hemen gözümüze Tractatus’taki şu önerme çarpar: “(2.024) Töz, olduğu gibi olandan bağımsız olarak, olandır. (2. 025) O, biçim (Alm. form)  ve içeriktir. (Alm.Inhalt)”[10] Bu önermelerde töz kendi kendisini taşıyandır hem biçimdir hem de içeriktir. Töz kendini madde ve form olarak gösteriyor. Örneğin; elma, elma olduğunda onun içeriğini de biçimini de töz oluşturuyor. Dolayısıyla töz kendisini iki yanıyla (görünen, görünmeyen olarak) gösteriyor. Bu noktada Wittgenstein’ın, dünya ve töz üzerine düşüncelerini noktalayıp dilin yapısına değinmek bizi Wittgenstein’ın dil ve dil felsefesine doğru yaklaştıracaktır.

 

Wittgenstein’da Dilin Yapısı

Wittgenstein’da dilin doğasına değinmeden önce “Dil nedir?” sorusuna cevap vermek yerinde olur. Dil aslında insan için her şeydir. Dil olmadan düşünce olmaz. Düşünülen düşünceyi ifade etmek adına, iletişim kurmak adına dili kullanmak gerekir. Dil ve dil felsefesi üzerine kaleme alınan çalışmalar sadece modern felsefede bulunmaz. Antik Yunan dünyasının önde gelen düşünürlerinden Platon’un Kratylos diyaloğu dil felsefesinin temellerini atmıştır. Platon’un öğrencisi Aristoteles’te ise dil üzerine kaleme aldığı Yorum Üzerine eseri öne çıkar. Bu eserde Aristoteles konuşmayı sembol ve işaretler olarak ele alır ve bu da uzlaşıma işaret eder. Uzlaşım da dil ile gerçekleşir. Dolayısıyla dil üzerine bu tartışmalar 18. yüzyıl felsefesinden modern felsefeye kadar tartışılagelir. 

20. yüzyıl felsefesi düşünürü Wittgenstein, “Dil nedir?” sorusuna iki şekilde cevap verir: Birincisi, ad olarak dil; ikincisi ise felsefi obje olarak dil. Ad olarak dil, belirli bir amaca hizmet eden bir kurum değildir, aksine kolektif bir addır.[11] Wittgenstein’a göre bir dili düşünmek, lengüistik partnerlerimizin hayatına bağlı bir etkinlik biçimidir.[12] Ona göre, kelimeler dünyayı tasavvur etmeye yaramaz fakat bir amaçla dili konuşanların eylemlerini düzenler. Bir dili konuşmak, sembolleri belirli kurallara ve kesin bir amaca göre kullanmaktan ibarettir. Dolayısıyla Wittgenstein, dille belirli bir amacın aracı olarak değil, bir fenomen olarak ilgilenir. Yani, nasıl ki Kant bilenen ile bilinmeyen arasında epistemolojik ayrım çiziyorsa Wittgenstein da dünya hakkında söylenebilecek ve söylenemeyecek arasında ayrım çiziyor.

Tractatus’ta dünyanın en temel öğesi olan nesnenin karşısında dilin temel öğesi olarak ad çıkıyor. Bu ad, nesneyi imler. Wittgenstein’ın deyişi ile nesne onun imlemidir. Vurgulanmak istenen şey şudur: İsim, bir nesnenin anlamıdır. Nesne ise ismin anlamıdır. Yani Wittgenstein şunu demek ister: İsimler temel önermeler halinde bulunurlar ve mevcut konumdaki nesnelere tekabül ederler. Aslında açık ve nettir ki burada Kantçı bir çizgi vardır. Kant’ın kriteri fenomen alanındaki yargılar geçerlidir çünkü duyulara dayanır. Yani, duyusal olan ile duyusal olmayan arasında olan bir kriterdir. Wittgenstein’ın söylenebilir ve söylenemez olan arasındaki kriter ise bir önerme son parçasına kadar analiz edildiğinde -ki en son parçaya indiğimizde isimleri buluruz- eğer o isim dış dünyadaki bir gerçekliğe tekabül ediyorsa o önerme söylenebilir bir önermedir. Eğer o önerme tekabül etmiyorsa söylenemezdir. Yani, en küçük yapı taşının olguya işaret etmesi gerekir. Eğer işaret ediyorsa o önerme doğrudur, eğer işaret etmiyorsa o önerme yanlıştır.

Wittgenstein için basit nesnelerin veya tözlerin bileşemi olumsal olanı gösterir. Ama biz bu bileşimleri analiz edince o en basit nesnelere veya tözlere ulaştığımızda olumsal alandan tamamen sıyrılarak gerçekliğe ulaşırız. Yani, bu, gerçekliği töz olarak almamız gerektiği sonucuna götürür bizi.

Basit şeyler basit oldukları için daha fazla da analiz edilemeyeceğinden basit şeyler tanımlanamaz. Tanımlanamaz olduğu için biz sadece isim verebiliriz. Eğer isimlendirme ya da adlandırma dil ile oluyorsa o zaman dil her zaman ne olduğunu değil, nasıl olduğunu bize gösterir. Bu noktada Tractatus’ta yer alan önermelerden birine işaret edilebilir. O önerme ise şudur: “(2. 0201) Karmaşıklar üzerine her dile getiriliş, bunların oluşturucu ögeleri üzerine olan bir dile getiriliş ile karmaşıkları tam olarak betimleyen tümcelere ayrılabilir.” Bu önermeyi açıklayacak olursak dilin yapısı ile dünyanın yapısı arasında karşılıklı uyumluluk ilişkisi vardır. Dünyayı atomlara kadar ayrıştırabiliyoruz. Aynı şey dil içinde geçerli. Herhangi var olan, mesela bir elma, karmaşıktır. Birçok sayısız yapı taşlarının, nesnenin bir araya gelmesidir. Biz elmayı en basit yapı taşına kadar ayrıştırabiliriz. Tümceleri de en temel yapı taşlarına kadar ayrıştırabiliriz. Dilin analiz edilebilirliği ile dünyanın analiz edilebilirliği arasında bir uyumluluk vardır. Dünyanın ve dilin bir mantığı vardır, hatta dil dünyanın mantığını yansıtır.

Sonuç olarak, dil ve dünya arasındaki ilişkide ‘töz’ kavramı da önemli rol oynar. Wittgenstein dil konusunda sadece genel olarak dil ile sınırlı kalmayıp dilin içindeki tümcelere, imgelemlere ve sözcüklere kadar inmiştir. Wittgenstein’a göre, filozofların çoğunluk soruları ve tümceleri, dil mantığımızı anlamamamıza dayanır. Hatta şunu da ekler Wittgenstein: “Ve şuna da şaşmamalı ki, en derin sorunlar aslında hiç de sorun değildir.”

Dolayısıyla dünya ve dil ilişkisi üzerinden dil felsefesini ortaya koyan Wittgenstein için dil çok önemli bir kavramdır. Hatta bütün bir felsefe ona göre dil eleştirisidir. Bundan dolayıdır ki Wittgenstein şunu vurgular:

“(5. 61) Düşünemediğimizi, düşünemeyiz; o zaman düşünemediğimizi söyleyemeyiz de…”[13]


 

KAYNAKÇA

·       L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus

·       L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar

·       René Descartes, Meditasyonlar

·       Zeki Özcan, Dil Felsefesi III

·       A. Kadir Çüçen, XX. Yüzyıl Filozofları

·       Spinoza, Etika

·       Aristoteles, Metafizik

 



[1] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.15

[2] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.15

[3] A. Kadir Çüçen, XX. Yüzyıl Filozofları, Sentez Yayınları, Ankara, 2016, s. 692

[4] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.19

[5] Aristoteles, Metafizik (Çev: Ahmet Arslan), Divan Yayınları, İstanbul, 2019, s.288

[6] R. Descartes, Meditasyonlar (Çev: Çiğdem Dürüşken), Alfa Yayınları, İstanbul, 2017

[7] Spinoza, Etika (Çev: Hilmi Ziya Ülken), Dost Yayınları, Ankara, 2011, s.295

[8] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.19

[9] A. Kadir Çüçen, XX. Yüzyıl Filozofları, Sentez Yayınları, Ankara, 2016, s. 693

[10] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.21

[11] Zeki Özcan, Dil Felsefesi III, Sentez Yayınları, Bursa, 2018, s.61

[12] L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar (Çev:  Haluk Barışcan), Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.32

[13] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.135

 


23 Şubat 2020 Pazar

DESCARTES VE VARLIK ANLAYIŞI







İnsanı diğer canlılardan ayıran özellik düşünme eylemidir. Düşünme eylemi insanın kendi yaşamına sunduğu en önemli özelliktir. Aristoteles, “Düşünmek, düşünmeyi düşünmektir.”[1]der. Düşünmeyi düşününce gerçek anlamda düşünürüz. Descartes ise ‘Felsefenin İlkeleri’ adlı eserinde: “Felsefesiz yaşamak; açmayı denemeden gözü kapalı yaşamaktır.”[2] deyip felsefenin önemini vurgulamıştır. 

Modernizm’in büyük isimlerinden biri olan Descartes, ‘Meditasyonlar’ı yazıp tek tek her şeyi açıklar. Her olaya şüpheci yaklaşıp durumlara Septikler gibi bakar.  Şimdi René Descartes’ın septik yaklaşımına bakalım. 


Septik Yaklaşım


Descartes kendi zamanına kadar, doğru zannedilen ve güvenilen bilgilerin hatalı olduğunu görmüş ve ‘Felsefenin İlkeleri’ adlı eserinde şöyle demiştir: “… Eğer Aristo yeniden dünyaya gelmiş olsaydı o bile bu yazıların kendisine ait olduğunu anlayamazdı.”[3]  İşte Descartes bundan dolayı kendisine öğretilen tüm bilgilerden, hatta matematikten bile şüphe etmiştir. Fakat bu şüphe kendisinde şu şekilde çıkmıştır: “… Sırf kuşkulanmak için kuşkulanan ve kendilerini her zaman kararsızmış gibi gösteren kuşkucuları taklit etmedim, zira aksine tüm çabam sadece emin olmaya ve kayayı ya da kili bulmak için gevşek toprağı ve kumu dışarı atmaya yönelikti.” Yani Descartes’ın şüphesi, Septiklerin ya da şüphecilerin amaç haline getirilmiş şüphesinden oldukça farklıdır.

Descartes şüpheyi, doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için bir metot olarak kullanmıştır. Bu nedenle onun şüphesi kendiliğinden doğan bir şüphe değil, düşünülen, istenilen, hakikati aramaya yönelik hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan tam bir şüphe, yani metodik şüphedir. Böyle bir şüpheden sonra ancak mutlak ve sarsılmaz bir hakikate ulaşılmış olacak ve bu hakikat, bilgiye önemli bir temel teşkil edecektir.

Septikler, bilginin mümkün olmadığını savunuyorlardı. Düşüncelerin, duyu organlarının insanı yanıltacağı kanısındaydılar. Her şeyden şüphe edilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Septikler, duyu organımızın bizi yanılttığını ve böylece bilginin mümkün olmadığını söylediler. Çünkü karanlık bir yolda yürürken karşıdan geçen bir kedi gölgesini gözlerim köpek olarak görebilir ya da rüzgârlı bir havada yanımda bir arkadaşımla yürürken rüzgâr uğultusunu bir fısıltı sanıp arkadaşımın bana bir şey söylediğini düşünebilirim. 

René Descartes’ın o ünlü sözünü hepimiz biliriz: “Düşünüyorum, o halde varım!” Ama bu sözün nereden geldiğine dair pek az insanın fikri olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi de René Descartes’ın bu sözünün nereden geldiğini açıklayalım.
  

Cogito Ergo Sum / Düşünüyorum O Halde Varım


İlkin Descartes, bu sözden ‘Metot Üzerine Konuşma’, ‘Meditasyonlar’ adlı eserlerinde bahsetmiştir. ‘Meditasyonlar’ kitabında birinci meditasyonu şudur: “Kuşku duyabilecek şeylere dair.”[4] Birinci meditasyonun skeptik (derin anlamlı düşünce) varsayımları, şimdiye kadar kabul görmüş bütün inanışları açıkça sorgulamıştır. 

İkinci meditasyonu ise: “İnsan zihninin doğasına ve bedenden daha kolay bilinmesine dair.” Descartes burada skeptik hipotezinden zarar görmeyecek tek bir kesinliği umut eder. Ve aradığını şu argümanda bulur: “Cogito Ergo Sum.” / “Düşünüyorum, o halde varım” düşüncesi o kadar sağlam ve güvenilirdir ki en ileri giden skeptik düşünceler dahi onu çürütemezler. Descartes ‘Meditasyonlar’da şöyle akıl yürütmüştür:

“Kendimi dünyada kesinlikle hiçbir şey olmadığına ikna etmiş bulunmaktayım; ne gökyüzü, ne toprak, ne herhangi bir zihin, ne de beden var. Bütün bunlar benim de var olmadığım anlamına gelmez mi? Hayır: Eğer ben kendimi bir şeye ikna edebiliyorsam, var olduğum kesindir. Fakat üstün güçlü ve kurnaz bir hilekâr, bile bile ve devamlı olarak beni yanıltmaktadır. Şayet o beni yanıltıyorsa, bu durumda da var olduğum şüphesizdir. Beni ne kadar yanılgıya düşürürse düşürsün, ben bir şey olduğumu düşündüğüm sürece hiçbir şey olmamamın imkânı yoktur. Her şeyi ayrıntısıyla ele aldıktan sonra varmam gereken sonuç ben, ben varım ifadelerini ne zaman söylersem ya da ne zaman düşünürsem düşüneyim zorunlu olarak doğrudurlar.”[5]

Descartes, geometri ve matematik dâhil her şeyden şüphe etmiş olup sadece şüphe ettiğinden kesinlikle şüphe etmez. Aslında şüphe etmek de bir çeşit düşünmektir. O halde, düşündüğünden şüphe ettiğinden kesinlikle şüphe etmez. Ve ilk temel bilgi açık hakikat olarak “Cogito Ergo Sum (Düşünüyorum, o halde varım.)”ı ortaya koyar. ‘Metot Üzerine Konuşma’da der ki: “- düşünüyorum, öyleyse varım- hakikatinin, şüphecilerin en acayip faraziyelerinin bile sarsmaya gücü yetmeyecek derecede sağlam ve güvenilir olduğunu görerek, bu hakikati felsefenin ilk ilkesi olarak kabul etmeye tereddütsüz karar verdim.” René Descartes, bu konudaki sözlerini şöyle sürdürür: “Bu ilk ilkeyi, Ben-im’i, Ben Varım’ı her söylediğimde veya zihnimde kavradığımda, o zorunlu olarak doğrudur.” [6]
Descartes, böylece kendi varoluşunu yaşantı halinde yakalamaktadır. “Ben varım” fakat ne kadar zaman varım? Düşündüğüm sürece varım. O halde varlık düşünmekle ilgilidir. Hatta Descartes şöyle der: “ Var olmasaydık, şüphe edemezdik. “ 

İlk hakikat "Her düşünen vardır.", "Ben düşünüyorum.", "O halde ben varım." şeklinde bir çıkarımla elde edilmiş olmayıp çıkarımsal bir hakikat değildir. Zaten Descartes, tümdengelimin, kendisinin ‘diyalektikçiler’ dediği mantıkçıların tasım, yani kıyas ile karıştırılmamasını ister. Çünkü ona göre tasım, tümüyle yararsızdır; bilineni bildirmekten başka bir işe yaramaz. Oysa tümdengelim, her zaman değilse bile, bazen sezgi olarak da anlaşılır. O, bu hususta şöyle der: "Yalnızca sezgiyle elde edilen ilk ilkelerden çıkarılan önermeler, bazen tümdengelim yoluyla bilinirler. Fakat bir şeyin bir şeyden yalın olarak çıkarılışı, yine, sezgi sayesinde olur."

Cogito'nun çıkarımsal olduğunu kabul etmek Cogito’nun ilk hakikat olmadığını iddia etmek demek olur ki bu da bütün sistemi tehlikeye düşürür. Şu halde, Cogito, zihni bir sezgi ile kavranan, ilk ve tek fakat zorunlu bir hakikattir. Cogito, bulunan ilk hakikat ve bu itibarla felsefenin ilk ilkesi olmakla kalmaz, aynı zamanda bize hakikatin ölçütünü de verir; çünkü bu ilk hakikat açık ve seçiktir: "Şu halde, açık ve seçik olarak tasavvur ettiğimiz her şey doğrudur."

Böylece var olduğunu kanıtlayan Descartes, bundan sonra Tanrı’nın ve dış dünyanın varlığını kanıtlamaya geçer. İlkin Descartes, Tanrı’nın varlığını şöyle kanıtlar: "Mademki şüphe ediyorum, o halde varım; fakat kendimde bu şüphe denilen eksikliği görmem, bende, tam ve olgun fikirlerinin bulunmasını, dolayısıyla bu fikirlerin biricik anlaşılır nedeni olan Tanrı'nın var olmasını gerektirir; hatta olgun, sözüne sadık, aldatmaz bir Tanrı'nın varlığını gerektirir. Eğer, zihnimin, bir şeye ait olduğunu açık ve seçik olarak gördüğü her şey, gerçekten o şeye aitse, gerçek varlığın bir olgunluk olduğu ve onsuz Tanrı'nın mutlak olgunluğunu tasavvur edemeyeceğim şüphesizdir. Sonuç olarak, Tanrı, gerçekten ve zorunlu olarak vardır. Ancak böyle bir Tanrı, açık ve seçik fikirlerimi garanti ederek, ruhla bedenin gerçek ayrılığını temin eder."   

İkinci olarak, yaptığı Tanrı kanıtlamasında Descartes, Tanrı’nın mükemmelliğine ulaşır. Descartes ‘mükemmellik’ fikrine rastlamış olup kendisinin mükemmel bir varlık olmadığı için bu fikrin kendisine kendisinden gelemeyeceğini söyler. Böyle bir fikrin kendisine ancak mükemmel bir varlıktan gelebileceğini ki bunun da Tanrı’nın olduğunu ifade eder. O halde Tanrı vardır.

Tanrı mükemmel bir varlık olduğu için beni aldatmaz. Zira aldatmak onun şüphe götürmez bir eksikliğine delalet eder. O halde dış dünya da vardır. 

İslam Felsefesi’nde Gazali, ‘cogito’ nazariyesini Descartes’dan çok daha önceleri kullanmış filozoflardan biridir.[7] Descartes, “Cogito  ergo  sum, yani düşünüyorum, o halde varım.” derken Gazali aynı şekilde insanın kendi bilincinin farkında olacağını şöyle belirtir: “… İnsanın kendi varlığında hiç şüphe yoktur. Onun varlığı görünen ceset değildir. Bir kimse gözünü kapayıp, kalıbını (bedenini), gökleri, yerleri ve gözle görülebilen her şeyi unutsa dahi, kendi varlığını zaruri olarak bilir… Kendinden haberi olur…” 

Böylece Descartes ’ın ünlü ‘cogito’ nazariyesinin kök bakımından çok daha öncelere uzandığını söyleyebiliriz. 


Sonuç 


Sonuç olarak, Descartes da şüpheciler gibi davranıp şüphecileri kendi silahları ile vurmuştur. Ve kesin bilgiye ulaşmıştır. Anlaşıldığı üzere Descartes’ın epistemolojisinde Tanrı fikri vardır. Her şey Tanrı‘dan dolayı vardır.  Descartes felsefesinde, bilginin kendi kendini varlık olarak ortaya koyması, yani bilginin kendi içinde ontolojik bir alanının olması söz konusudur. Bu ise ruhun maddeden ayrı bir varlığı olmasını, ruhun başlı başına bir töz olmasını gerektirir. Böyle olunca da bunun temelinde ister istemez Tanrı olacaktır. 

Descartes, “Düşündüğümü ve var olduğumu inkâr edemem.” diyerek bu konuda yanılmadığını ifade eder. Çünkü yanılması mantıksal çelişki olacaktır. Burada en önemli nokta ‘Düşünüyorum, o halde varım’ önermesi ‘düşünen öznenin varlığı’nı ortaya koyan bir sözdür.


Barış ÇOKAZ
Çember Dergisi, 7. Sayı, 2020 










KAYNAKÇA

  • Aristoteles, Metafizik, Divan Kitap, İstanbul, 2017
  • Cogito Dergisi, Sayı:10                                                                      
  • Descartes, Meditasyonlar, Say Yay. İstanbul, 2018
  • Descartes, Felsefenin İlkeleri, Say Yay.  İstanbul, 1989
  • Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Say Yay. İstanbul, 2018 



[1] Aristoteles, Metafizik
[2] Descartes, Felsefenin İlkeleri, Say Yayıncılık, İstanbul, 1983, s.33
[3] Descartes, Felsefenin İlkeleri, Say Yayıncılık, İstanbul, 1983, s.36
[4] Descartes, Meditasyonlar, Say Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.45
[5] Descartes, Meditasyonlar, Say Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.55
[6] Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Say Yayıncılık, İstanbul, 2016
[7] Cogito Dergisi, Sayı: 10

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...