ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2020 Perşembe

KIRILAN HAYALLER VE KARAMSAR HAYATLAR ÜZERİNE





“…Genel olarak hayat bir şaşırtmaca, hayal kırıklığıdır...”[1]

Her ne kadar pozitif düşünmeye çalışsak da ya da olumlu baksak da günümüzde yer alan büyük bir hayal kırıklıkları ve karamsar hayatlar mevcuttur. Birçok kimse hayal kırıklığından dolayı yaşamak yerine ölümü tercih etmektedir. Bildiğimiz üzere ölümü tercih etmek intihardan başka bir şey değildir. Söz konusu kaleme aldığım bu makalede kırılan hayaller ile birlikte kırılan kalplere ve karamsar hayatlara değineceğim. Şimdi yerde bulunan hayal kırıklıklarına basmadan adımlar atmaya başlayalım…

Kırılan Hayaller ve Kanatan Parçalar

Hayalimizde yaşadığımız olur çoğu zaman. Küçükken kurulan hayaller bile üzerimizde birçok iz taşır. Hayaller gerçekleştiği takdirde insanın kendine güveni artar ve hayallerinin peşinde sürekli koşmak ister. Koşarken önüne çıkan engellere takılır ve düşer. Yara alır, kanatır ve kanadığıyla kalır…

Hayatın kendisinin ölüm olduğunu unutmamak gerekir. Yaşam varsa ölüm kaçınılmazdır. Ayrıca Schopenhauer’a göre hayat, ıstırap ve sefaletten oluşur.[2] Istırap, hayatımızın ilk konusu olmalıdır ki varoluşumuz değer kazansın. Sefalet için baktığımızda insan, günümüzde bile sefil bir halde yer etmektedir. Hugo’nun Sefiller’ine işaret ederekten Jean Valjean’ın elinden tutmak gerekir. Öyle ki bu eserde insanın karanlık ve sefalet içindeki durumu Jean Valjean karakteri üzerinde olduğu gibi betimlenir.

Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı adlı eserinde hayatın en büyük üç saadetini şöyle sıralar: Sağlık, gençlik ve özgürlük.[3] Hayatın bu üç büyük saadetini birçok kimse fark etmez. Ne zaman ki insanlar bu saadetlerini kaybederlerse işte o zaman çoğu şeyin farkına varıp değerini anlarlar.

Schopenhauer’un felsefesi, ölümünden sonra etkili olmuştur. Döneminin hayal kırıklıkları Schoupenhauer’un karamsar dünya görüşünü anlamaya elverişli bir ortam yaratmış, bundan sonra felsefesine karşı gittikçe artan bir ilgi uyanmıştır. Öyle ki ölümünden sonraki yıllarda Schopenhauerculuk belli çevrelerde, özellikle edebiyatçı çevrede etkili olmuştur.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar adlı eserinde şöyle der: “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”[4] Burada anlamsız bir dünyada insanın bir yıldız gibi kaydığını görüyoruz. İnsan tutundu mu, tutunduğuna güvenir. Kimi zenginliğine, kimi yalnızlığına, kimi sevgiye tutunur. Önemli olan bu anlamsız dünyada neye tutunduğumuzdur…

“İnsanın koca evrende payına düşen şey nedir?” diye sorulduğunda Schopenhauer şöyle cevap verecektir: “Şurası kesin ki bu dünyada neredeyse bütün insanların hayatları boyunca paylarına düşen; iş-güç, tasa-kaygı, zahmet-meşakkat ve sıkıntıdır.”[5]

Karamsar Hayatlar ve Karanlıklar

Aydınlanma döneminde ya da akıl çağında merkezde olan -insan-dır. Aydınlanma, karanlığı aydınlatacaktır. Aydınlanma varsa karanlık da vardır. Karanlık insanın içinde bulunduğu durumdur. Burada söz konusu aydınlatılacak şey insandan başka bir şey değildir.

Schopenhauer, felsefesine Hegel’in tam karşıtı olarak girer. Ona göre dünya anlamlı bir dünya değildir; bundan dolayı felsefeye düşen iş de, anlam yorumları olmayıp bu anlamsız dünya içinde insanlığa bir şekilde yolunu buldurmaktır. İçinde anlam bulunmayan dünya, bütünüyle kötüdür ve var olmamak yeğdir. Yani tıpkı filizlenmiş bir çiçek gibi Schopenhauer’da karamsar dünya görüşünün var olduğu gözler önünde belirir.

Schopenhauer için dünya bir cehennemdir. Hatta, “Dünya bir cehennemden farksızdır ve onun içinde bir taraftan insanlar, diğer taraftan iblisler azap ve işkence gören ruhlardır.”[6] der. Bu noktada Schopenhauer’a hak vermek yerinde olacaktır. Günümüz dünyası mavi ve yeşil bir gezegen olmaktan çıkıp kan kırmızı renge dönüşmüş durumdadır. Günümüze bakınca cehennemden farksız olan dünyada; kadın ve çocuk istismarı ile kadına ve çocuğa şiddette kan dökülmekte ve hayvanlara zulüm edilmektedir. İşte bundan dolaydır ki böylesine kötü bir dünyada var olmamak yeridir…

İçinde bulunduğumuz bu kötü dünya aslında günahlar dünyasıdır. Schopenhauer bunun tamamen farkındadır: “Hiçbir şey şu genel hakikatten daha kesin değildir ki dünyanın her yerindeki büyük ıstırabı ve sefaleti doğuran şey dünyanın büyük günahıdır.”[7] Söz konusu olan günahlar dünyası Ortaçağ’a kadar dayanır ve Âdem ile Havva’ya işaret eder. Schopenhauer’a göre, bu günah sefalet ve acının kanıtı olmuş durumdadır.  

Tüm bunlara ek olarak karamsar hayatta karanlıklar içinde kalmıştır insan… Koyuya çalan maviyi arar gözleri, çekmek ister nefesiyle gökyüzünü içeri ve maviye boyamak ister umutlarıyla içini… Fakat gelin görün ki günümüzde gökyüzü griye çalıyor, şimşekler çakıyor. İnsanın içini umutsuzluk ve can sıkıntısı kaplıyor.

Karamsar hayatımıza anlam yüklemek büyük anlamsızlık olur. Karamsar hayata tutunmaya çalışan kimseler için intihar doğar. Çoğu dinde intihara kalkışmak yasaktır ve hoş görülmez. İntihara kalkışan birine “Neden intihar ediyorsun?” diye sorulduğunda –muhtemelen- “Ben öyle istiyorum, bu kendi kararım.” cevabı alınabilir.

Schopenhauer için ceza kanunu intiharı yasaklasa bile bu kilise ya da din açısından geçerli bir argüman olmaz. Ayrıca bu tamamen gülünç olur. Schopenhauer, “Zira ölümü seçen birini hangi ceza yıldırabilir ki? İntihar etmeye çalıştığı için bir kimse cezalandırılırsa, cezalandırılan şey onun beceriksizliğinden kaynaklanan başarısızlıktır.”[8] der.

Sonuç olarak Schopenhauer’a göre, içimizde ve çevremizde oluşan yaşama istencini kesin olarak reddetmek gerekir. Kırılan hayallerin ve karamsar hayatın içinde acıdan başka bir şey yoktur. Hayatın kendisi veya Schopenhauer’un deyimi ile -istenç- ardı arkası kesilmeyen acıdan ibarettir. Öyle ki isteğin olması acıyı beraberinde getirmektedir.

Bir istek hiçbir zaman tam ve sürekli olarak doyurulamaz; şöyle biraz doyurulunca hemen bir yenisi ortada beliriverir ve bu böyle sonsuzluğa gider… Acının ne sonu ne de sınırı vardır. Hayat, sefalet ile can sıkıntısı arasında mekik dokur. İsteklerin yerine getirilmemiş olması sefaleti doğurur, yerine getirilir olması da bunalıma düşürür. Yeri geliyor ne acılar çekiyor yüreğimiz… Tatlı dille acı sözler söylüyoruz. İstek oldukça acıya sahip olacağız, bunu görmüyoruz ya da göz ardı ediyoruz.

Bu sefalet dolu hayat içinde yeri geliyor Sartre’ın Bulantı’sına bulanıyoruz. Belki de Oğuz Atay gibi tutunamıyoruz…








KAYNAKÇA
·         Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı
·         Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena
·         Oğuz Atay, Tutunamayanlar






[1] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.28
[2] Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena
[3] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.14
[4] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.254
[5] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.17
6 Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.29
7 Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.32         
[8] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.7

6 Nisan 2020 Pazartesi

YOK OLAN DÜNYA VE SESSİZ SAVAŞ ÜZERİNE






İçinde bulunduğumuz dünya son zamanlarda yok olmaya ve kendini kaybetmeye yüz tutmuş durumdadır. İçinde milyonlarca insanın yaşadığı dünya yorulmaya mı başladı da kendini kaybetmeye yüz tuttu? Kimi insanların omuzlarına dahi baktığımızda büyük bir çöküş, suratlarında ise yılların yorgunluğu da yer almıyor muydu?


Sessiz bir savaş içinde uyandık dünyaya… Kendini kaybetmek üzere olan ve kocaman var olan içinde yok olan… Söz konusu ele aldığım bu makaleyi günümüzde dinamikliğini taşıyan bir konu üzerinden işleyeceğim. Makalemi kaleme almamdaki amacım ise var olan bir birey olarak düşünce içine girmek, sessiz savaşın ne olduğunu açıklamak ve sağlığın hayatımızdaki yerini göstermeye çalışmak olacaktır. Dilerseniz kocaman bir evren içinde küçük bir parça olarak bütün bir şekilde sayfaları canlılığını sürdüren konularla doldurmaya başlayalım…

Hastalıkta ve Sağlıkta

Üzerine düşündüğüm ve oldukça çok duyduğum ikileme gibi yer eden fakat ikilemeden uzak olan bu iki ayrı kavram, yani ‘hastalık’ ve ‘sağlık’ kavramı bir diyalektiği içinde barındırmaktadır. Bu diyalektik düşünme Antikçağ felsefesinden bu yana süregelmektedir. Yine bu diyalektik sistem ya da başka bir deyiş ile diyalektik yaklaşım, 20. yüzyılda da kendini Heidegger’in ontolojisi üzerinden göstermektedir. Bu noktada Heidegger’in Metafizik Nedir? eserine işaret etmek mümkündür.

‘Varlık’ varsa ‘hiçlik’ de vardır. Biri diğerini tamamlar niteliktedir. Birinden söz ederken diğerini düşünmemek elde değildir. Çünkü ‘varlık’ kendini bizlere ‘hiçlik’ ya da ‘hiçme’[1] olarak kaçınılmaz bir şekilde gösterir.

Böyle diyalektik düşünülecek olursa ‘hastalık’ kavramı, ‘sağlık’ kavramını da beraberinde getirir. Fakat gelin görün ki günümüzde bir hastalık olduğunda sağlıklı kimseler Karadeniz’e bakan dağlar gibi ya da Akdeniz’e uzanan Toroslar gibi oldukları yere uzanıp arkalarını dönerler… “Hastalıkta ve sağlıkta” diyenlerin pek azı birbirini tamamlar niteliktedir. Burada önemli olan “Sağlık nedir?” sorusuna değinmektir.

İnsanlık, tarih boyunca kıtlık, salgın ve savaşlarla mücadele etti.[2] Harari, insanlığın kısa bir tarihini Sapiens ve Homo Deus adlı eserlerinde bizlere anlatmıştı. Homo sapiens,  en başından bugüne dek sağlıklı bir yaşam ve varoluş mücadelesi içindeydi.

Söz konusu olan ‘sağlık’ kavramı, vücudun hasta olmaması durumu, vücut esenliği ya da esenlik[3] gibi anlamlara gelmektedir. Hatta çoğu zaman devlet ve devletin kurucusunun sağlıklı ve bütünlüklü birey olması vurgulanır. Bütünlüklü birey ile kastedilen şey ise vücudunda bir engel ya da olumsuzluk görülmemesidir.

Herkesin bildiği üzere şu an içinde bulunduğumuz bir salgın durumu hayatımıza yer etmiş durumdadır. Yok olmaya ve kendini kaybetmeye yüz tutmuş dünyanın hemen hemen her ülkesi bu salgın ile yüz yüze gelmiştir. Bu salgın elbette ki -korona (covid-19) salgınıdır. Bu salgın dünyamızda bir virüs olarak yer etti. Peki, ‘virüs’ kavramı tam olarak ne anlama gelmekteydi?

Virüs dediğimiz kavram iki farklı anlamıyla karşımıza çıkmaktadır. Birinci anlamı bulaşıcı hastalıklara neden olan mikroptur. İkinci anlamı ise bilgisayar programını bozan etken olarak yer almaktadır.[4] Elbette bu çalışmayı birinci anlamı, yani bulaşıcı hastalıklara neden olan mikrop tanımı üzerinden tamamlayacağız.

Dünya, kar beyazı ve gece koyusunu üzerinde barındıran bir kaplanın güçlü pençesiyle savaşıyormuş gibi bu salgınla savaşmaktadır. Açık ve nettir ki dünyada çoğu ülke bu hastalıktan muzdariptir. Fakat elde ve avuçta sağlık yer etmemektedir. “Hastalıkta ve sağlıkta” diyen insanlar, salgına kapılmış ülkelere dağ ya da bir duvar gibi sırtlarını dönmektedir.

Günümüz dünyasında hep beraber ‘bir’ olmak varken herkes birbirini suçlayıp hasta günlerinde birbirlerinin yanlarında olmamaktadır. Dolayısıyla burada ‘hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde’ gibi birbirini tamamlayan kelimelerin insanlığı tamamlamadığını görmüş bulunuyoruz.

Bizler, daha doğru bir ifadeyle dünyadaki sağlıklı ülkeler birbirlerini suçlamayıp aksine destek olmalıdırlar. Söz konusu koronovirüs belki de ortaya atılan, yorgun dünya üzerine bırakılan bir silahtır. Her silah kendi içinde bir ses barındırabilir fakat bu salgından oluşan silah, sessiz bir savaşı doğurmaktadır…

Sessiz ve Silahsız Savaş

Her savaş topla, tüfekle ya da bombalarla yapılacak diye bir kural söz konusu değildir. Yeri geliyor bulunduğumuz hayat içinde düşünce savaşı, yaşam savaşı veriyoruz. Yaşam savaşı denildiğinde akla gelen ilk şey bir kimsenin kendi yaşamına ait verdiği sağlık üzerine bir mücadeledir.

İnsanlığın tarih boyunca en büyük düşmanı salgın ve bulaşıcı hastalıklar olmuştur. Antik Yunan’da dahi büyük salgın hastalıklar kendini göstermiştir ve Antik Yunan yurttaşları bu salgının tüm aileleri yok edebileceğini düşünmüşlerdir.

Sözünü ettiğim bu hastalık sizlerin de tahmin edebileceği gibi ‘Kara Veba’ olarak bilinmekteydi. 1330’larda Doğu Asya ya da Orta Asya’nın bir bölgesinde ortaya çıkmıştı.[5] Bu hastalık bazı hayvanlardan, örneğin pirelerden oluşmuş şekilde tüm hızıyla Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılarak yirmi yıldan daha kısa sürede Antik Okyanus ve çevresine kadar varmış oldu. Bu hastalığın tüm toplumları ekonomik ve psikolojik açıdan etkilediği görülmüştür.

Böyle bir salgın karşısında ülke yöneticileri elleri kolları Platon’un mağarasında zincire vurulmuşçasına kalakaldılar. İnsanların o dönemlerde bilime başvurması geç olduğundan dolayı çoğu kimse kendisini Tanrı’ya sığınmış şekilde buluyordu. Oysa Tanrı, elbette onlara bir dönüş yapmadı. Asıl iç acıtan şey şuydu: Bilim aşıyı bulunca herkes kendi Tanrı’sına teşekkür etti…

‘Kara Veba’ salgını tarihte yerini alan tek bulaşıcı hastalık olarak yer etmedi. Dolayısıyla salgın konusu çoğu filozofun da gündeminde yer aldı. Bunun en güzel örneğini Albert Camus’nün Veba eseri bizlere hümanist ve nihilist bir doktorun cehalet ve veba salgını ile savaşması konusunu vermektedir.

Çok sonra insanlığın karşısına grip ve çeşitleri, verem ya da frengi gibi hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. ‘Şimdi’nin içinde yer alarak gelmeyen geleceğimizi bir kenara koyup arkamızı dönerek ‘geçmiş’imize bakalım… Yakın zamanda 2002-2003 yılında ‘Sars’ hastalığı ortaya çıkmış ve bizi derin bir şekilde sarsmıştı. 2005 yılında kuş gribi, 2009-2010 yılları içinde üzerine şarkılar da yazılan domuz gribi, 2014’te Ebola ve son olarak ise 2020 yılında Koronavirüs büyük bir dağdan düşen çığ gibi hayatlarımıza düştü.  

Bu noktada “Bu tip hastalık ve salgınlar neden çok yayıldı?” sorusunu cevaplamak gerekmektedir. Öyle ki insanlık en başından beri tarımla uğraş halindeydi. Kimi insanlar çiftçilik yaptılar ve bereketli topraklar üzerinde açıklı koyulu yeşil bitkileri ve en güzel meyveleri ürettiler. Kimi insanlar ise hayvancılıkla uğraştılar. Açıklı koyulu rengi olan büyükbaş hayvanlara, sarıya kaçan kıvırcık tüylü küçükbaş hayvanlara ya da birbirinden güzel ve batan güneşin kızıllığına değinmiş tüyleri olan kümes hayvanlarına baktılar. İşte böylece düşünen hayvan olarak insanın, diğer hayvanlarla yakın ilişkisi birçok hastalığı beraberinde getirmiş oldu.

Günümüze baktığımız zaman şu soruyu kendimize sormamız mümkündür: Bizler 21. yüzyıl içinde yaşayan kimseler olarak teknolojiye daha yakın konumdayız. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan kişilerin sayısının önceki yıllara göre makineleşme sayesinde biraz daha azaldığı görülmekte… O halde günümüze devrik cümlelerin üzerimize devrildiği gibi devrilen bu koronavirüs, hayvancılık azaldığı halde nasıl oldu da bir hayvandan ortaya çıktı?

İnsanlık çoğu salgını bilim ve teknolojinin gelişmesiyle atlattı. 21. yüzyılın ileri teknolojisi günümüzde yer alan Çin’de ortaya çıkan koronovirüsü atlamakta güçlük çekiyor. Geçmişe dönüp tekrar baktığımızda ülkeler arasındaki savaşlar topraklar uğruna yapılan savaşlardı. Fakat artık günümüzde insanlar teknoloji savaşı yapıyorlar. Burada en acı noktaysa şu: Önceden silahlar ve büyük toplar savaşın başladığını bize gösteriyordu. Çıkan ya da yapılan her savaş dünya üzerinde büyük sesler uyandırıyordu. Şimdi gelin görün ki yapılan savaşlar ‘sessiz savaş’ halini almış bulunmaktadır.

Belki çoğu salgın hastalık hayvanlar üzerinden bulaştı insanlığa… Fakat günümüzde var olan Koronovirüsün basit bir şekilde herhangi bir hayvandan bulaştığını ileri sürmek düz bir yolda arabayı bariyerlere sürmek gibi bir şeydir. Çünkü bu konular derin araştırma gerektirir.

Küçük bir varsayım yapmak ya da çıkarım yapmak makalemi ve kendi düşüncelerimi daha iyi ifade etmemde büyük rol oynayacaktır. “Dünyada insanlık tarihine bakınca varsayalım ki eğer günümüzde yaşanılanlar birer silahsız sessiz savaşsa insanlığın tarihine dönüp salgınların nerelerde ve nasıl ortaya çıktığı araştırılsa ve bu salgınlara aşıyı, örneğin A devleti bulmuş olsun diyelim… Sonuçlara bakıldığında her salgının aşısını ya da ilacını A devleti bulmuşsa eğer, sözüm ona korona salgınına A devleti çözüm bulmuyorsa, aksine kendisi de dünyayı bir film gibi izliyorsa o halde sessiz savaşı koronavirüs üzerinden başlatan A devleti olmuştur.” demek yerinde bir ifade olabilir.

Söz konusu olan koronovirüste “İnsanlar ölüyor.” ifadesini kullanmak gerekirken günümüzde çoğu ülke “Yaşlılar ölüyor.” demekle kalmayıp yaşlarına göre sıralama yapmakta ve onları ayırmaktalar. Bu tip ayrımcı bakış açıları koronovirüsün bedenlerinden çok zihinlerine işlemiş olduğunu, dolayısıyla etik ve ahlak çerçevesi içinde düşünmediklerini göstermektedir.

Doğanın Geri Dönüşü ve Değişimi  

Doğa, en başından beri üzerine yorum yapılan, düşünce geliştirilen bir nesne olmuştur. Bu doğa tarih boyunca birçok savaşa ve acımasızlığa tanık olmakla kalmayıp tüm bunlara aynı zamanda ev sahipliği de yapmıştır.

Öyle ki insanların acımasızlığı, yani doğaya zarar vermesi, doğayı kirletmesi doğamızı yorgun bir savaşçı haline getirmiştir. Kimi insanlar duyamaz doğanın çığlığını… Kimi zaman işitirim, rüzgârın sesi ile çarpar suratıma onun sesi… Sadece gökyüzü ağlamaz evrende. Aynı zamanda doğa da ağlar ve gözyaşlarını saklar toprak altına…

Doğamız tüm bunlardan sonra acaba insanlıktan öç mü almakta? Doğa günümüzde değişim halinde mi? Bu gibi sorular elbette düşüyor aklınıza… Bundan yıllar öncesine gittiğimizde insan avlanmak zorundaydı. Doğada yer alan çoğu canlıyı avladı ve varlığına devam etti. Acaba günümüzde doğa, avlanması yasaklanan hayvanları avladığı için insana ders mi veriyor?

İnsanlık tarihine baktığımızda ormanlar insanların kafesleriydi… Teknolojinin gelişmesi ile insanlar çadırlardan çıkıp gökyüzüne kadar varan büyük ve göz dolduran binalarda yaşamlarına devam ettiler. Günümüze bakınca biz insanlar koronavirüs karşısında ya da başka bir deyişle ‘sessiz savaş’ karşısında doğaya boyun eğdik ve kafeslerimiz olan evlerimize geri dönmüş bulunduk.

Sonuç olarak hayatımızı artık politik ve ekonomik açıdan tüm ülkelerin aldığı kararlar yönlendirecek… Koronavirüs ile dünyanın savaştığı bu sessiz savaşta, çiçeklerimiz her ne kadar kitap aralarında kalan çiçekler gibi solsa da çok yakında yeni bir dünyaya uyanıp bir çocuğun elindeki pamuk şekerinin pembeliğinde açacak çiçekler…

Bilim, tıp ve teknoloji ilerledikçe gençliğimizin baharlarına yeni bir güneş doğacak. Aksi halde bilim, tıp ve teknolojiye olan inancımızı yitirirsek gençliğimiz sonbaharda kalmışçasına yaprak dökecek… Ve yine son sözü dünya üzerinde bir parça şeklinde yer alan insanlık söyleyecek…







KAYNAKÇA
·         Yuval N. Harari, Homo Deus
·         Sabahattin Özafşar, Türkçe Sözlük
·         Ümit Kabukçu- Mustafa Pektaş, Türkçe Sözlük
·         M. İlin- E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu





[1] Ölüm korkusunda hiç ile karşı karşıya gelme durumu
[2] Yuval N. Harari, Homo Deus, (Çev. Poyzan Nur Taneli), Kolektif Yayınları, İstanbul, 2016, s.31
[3] Sabahattin Özafşar, Türkçe Sözlük, Birleşik Yay. İstanbul, 2009, s.426
[4] Ümit Kabukçu- Mustafa Pektaş, Türkçe Sözlük, Pasifik Yayınları, Ankara, s.425
[5] Yuval N. Harari, Homo Deus, (Çev. Poyzan Nur Taneli), Kolektif Yayınları, İstanbul, 2016, s.19

12 Mart 2020 Perşembe

YAŞARKEN ÖLENLER VE İNTİHAR ÜZERİNE








Makalemi kaleme alırken Helenistik Dönemin ilk büyük okulu olan Epikürosçu Okul’un kurucusu Epiküros’un ölüm üzerine söylediklerinden hareket etmek istedim. Ölüm nedir? Yaşarken ölen kimseler toplumumuzda nasıl yer etmektedir? Epiküros, felsefesiyle insanı Tanrı ve ölüm korkusundan kurtarıp bir ruh sükûnetine ulaştırmayı amaçlamıştır. Tüm bunlara değindikten sonra intiharın ne olduğunu ve intihar türlerini ele alıp makalemi noktalamış bulundum. Şimdi yaşarken ölenler arasında cesetlere basmadan dolaşmaya başlayalım.


Yaşayan Ölülere Yas Tutulmaz


Öncelikle tıpkı eğitim, ahlak, bilgi, sanat gibi ölümün de bir felsefesi vardır. “Ölüm nedir?” sorusuna bakıldığında şöyle cevap vermek mümkün olacaktır: “Ölüm, (Ing. Death) canlı varlıklarda hayati fonksiyonların veya hayatın son bulması; insanda bilinçli deneyimin tamamen nihayetlenmesi durumudur.”[1] Ölüm felsefesi üzerine çalışan kimseler ölüm bağlamında en çok ölümün doğasının ne olduğu sorusu üzerinde durmuşlardır.  Tüm bunlarla beraber ölüm tam olarak bilinmez. Ölümü bilmek için ölümü yaşamak gerekir.

Ölüm korkusuna baktığımızda insan varlıklarının hayatlarının son bulacağı kaygısı ya da endişesidir. İnsanların çoğu ölüm korkusu ile yaşar. Hatta öyle insanlar var ki ölüm korkusu sebebi ile her zaman için hayatı iyi ve etik bir biçimde yaşamaya –çalışırlar.- Ölüm korkusu ile nasıl baş edileceği konusunda bazı felsefi yaklaşımlar gelişir ki bunlardan bir tanesi Epiküros ve Epikürosçular, bir diğeri Wittgenstein tarafından benimsenen yaklaşımlardır. Bu yaklaşım ölümün yaşanan bir şey olmaması nedeniyle ölüm korkusunun rasyonel bir şey olmadığı düşüncesi üzerine yükselir.

Öyle ki birçok kimse ölümden korkar ve yaşarken öldüklerini ifade ederler. Yaşarken ölmek, ölüp de toprağa girmekten daha kötüdür. Yaşadığınız halde ölü olarak yer ederseniz kimse sizi ve düşüncelerinizi var saymaz. Çünkü sizinle beraber düşünceleriniz de ölmüştür. Bundan dolaydır ki düşüncelerin canı yanmaz. En nihayetinde yaşarken ölenlere yas tutulmaz.

Helenistik dönem filozofu Epiküros, ölüm korkusunun zaman kaybı olduğunu ve yanlış bir mantığa dayandığını savunur. Ona göre sağlıklı düşünülürse ölüm korkusundan korkmamak gerektiğini insanlar anlayacaktır.


“Biz Varsak Ölüm Yok, Ölüm Varsa Biz Yokuz…”[2]


Epiküros’a göre felsefenin amacı daha iyi bir hayata sahip olmak ve mutluluğa ulaşmaktır. Kimi insanlar ölümün üzerine düşünmekten korkarlar ve bu nedenle ölümü düşünmemeyi tercih ederler. Oysa ölüm hayatta bir gerçektir. Tıpkı karanlık bir gecede gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi…

Hayatta bazı anahtarlar vardır ve bu anahtarlar bazı kapıları açar. Epiküros’ta ise hayatın anahtarı ‘haz’dır. Haz her insanın aradığı şeydir. Tabi bu anahtar fazla zorlandığında kırılabilir. Bundan dolayı istenilen her haz tadında olmalı ve aşırıya kaçılmamalıdır. Mümkün oldukça acıdan kaçmak gerekir. Acıdan kaçmadıkça ruhsal sağlık sorunları yaşanır ve kişi oldukça üzülür.

Epiküros’a göre ruhsal haz, bedensel hazdan daha üstündür.[3] Mutlu yaşamın ereğinde beden ve ruh erincinin yatması gerekir. Mutluluğun sağlanmasıyla insan haz dolu olur. Epiküros ruh-beden bütünlüğünü iç içe ele alır. Birini alıp diğerini yok saymak gibi bir durum söz konusu değildir.

İnsanın bedensel olarak acı çektiğini varsayalım ya da bir kimse birisinin elini bıçakla kesmiş olsun. O yara anlık acı hissi uyandırır. Hatta bazı yaralar vardır sardıkça kanar… Ama eninde sonunda o acı hissi bedenden gider. Bu durum ruhsal acıda aynı şekilde yer etmez. Ruhun çektiği acılar bedende çekilen acılardan daha kalıcıdır.

Ölüme ve ölüm korkusuna geri döndüğümüzde iki bakımdan ayrı görüş ortaya koymak mümkündür. Bu görüşler ölümün hayatımızı olumsuz etkilemesidir. İlki ölümden sonra bizi beklediğini düşündüğümüz cezalar ve bir diğeri ise ölümle birlikte kaybettiğimiz, elimizden kaydığını düşündüğümüz bu dünyaya ilişkin tatlı duygularımız ve hazlarımızdır. Böylece Epiküros için ölümden korkmanın bir temel dayanağı olmadığını görmüş bulunuruz. Çünkü Menoikeus’a yazdığı mektuptaki o ünlü sözünde ifade ettiği gibi: “En büyük kötü olan ölüm bizim için hiçbir şeydir, çünkü biz varken ölüm yoktur, ölüm gelince de biz yokuz.” İşte bu sözü onun felsefesini ileri taşımış olmakla kalmayıp öğrencilerine de yol göstermiştir.

Öyle ki ölüm ne yaşayanları ilgilendirir ne de ölenleri… Burada müthiş bir diyalektik göze çarpar. Epiküros bu diyalektiği mutlaka vurgular. Bir başka deyiş ile biz yaşarken ölüm yoktur, ölüm gelince biz yaşamıyoruzdur.

Epiküros için her insan kendi evrenini içinde taşımaktadır. Ölüme karşı durup korkmamak, insanlar arasında Tanrı gibi özgür ve egemen yaşamak gereklidir. Bundan dolayıdır ki: “Böylece, ne uyanıkken ne de uyurken hiçbir zaman sarsılmayacaksın ve insanlar arasında Tanrı gibi yaşayacaksın.”[4] der.

Bazı insanlar ölümden sonraki hayatlarında cezalandırılacaklarından kaygılanırlar. Epiküros bu kaygıyı da önemsemez. Basitçe söylemek gerekirse Epiküros tüm felsefesini mezar taşında şöyle özetler: “Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum…”


Ölümlere Verilen İntihar Süsü


Birçok intihar son zamanlarda ölüm ile sonuçlanmaktadır. İntihar bir kaçış ya da kurtulma olarak gözükse de böyle bir şey söz konusu değildir. Epiküros felsefesinde intihara karşı çıkar. Öyle ki hayatta yer alan bir renk bile –örneğin denizin koyusu, gökyüzünün açığı- bizlere haz verebilir.

İntihar fenomeninin kelime anlamına, yüzeysel olarak, bakınca bir kimsenin ruhsal ve toplumsal nedenlerle yaşamına kendi elleri ile son vermesi ya da kendini öldürmesidir. Bu tanım oldukça yüzeysel olacağından dolayı böylesine derin bir konuda boğulma tehlikesine karşı olsa da bizlerin kulaç atması yerinde olacaktır.

İntihar kelimesini, 20. yüzyıl toplumbilimcileri arasında önemli bir yer alan bilim insanı Emile Durkheim (1858-1917) nasıl ele aldı? İntihar üzerine neler söyledi? Bu noktada Durkheim intihar kavramını en temel biçimde şöyle tanımlar: “Ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir.”[5]

Durkheim, intiharı bir akıl hastalığının sonucu olarak mı ele almak gerektiğini araştırıyordu. Öyle ki ya intihar eden kimselerin kendilerine özgü özel bir hastalık, yani delilik söz konusu, ya da intiharın bir ya da birçok delilik türlerinin bir bölümü olduğu düşünülmektedir. İntiharı kendine özgü bir hastalık olarak göstermek üzere ortaya atılan önerilerin geçersizliği bazı deneylerle açıklık kazanmıştır.

İntihar bir delilik ise toplumumuza göre tüm felsefecilerin ya da filozofların intihar etmesi gerekir. En nihayetinde toplumumuzda filozoflar deli ya da akıl yoksunu olarak nitelendirilir. Hâlbuki deli olan insanlar çoğu akıllı insanlardan daha akıllıdırlar.

Durkheim’a göre intihar yaşlara göre değişiklik gösterir.[6] Ayrıca mevsimler de bazı ülkelerde intiharı tetikler. Tüm bunları İntihar adlı eserinde bazı grafik ve tablolar ile birlikte verir. Unutulmamalıdır ki Durkheim, neden intihar edilir sorusu ile değil, diğer ülkelere kıyasla intihar sebebini bizlere sunar.         

    
Durkheim’ın deyimi ile “intihar değil, intiharlar vardır…”[7] Buradan çıkarılacak şey intiharın çeşitleri olduğudur. İntihar fenomeni kendini çeşitleriyle de gösterir: Bencil, elcil, kuralsızlık gibi… Bunlar dışında ise delilik intiharında da bazı intihar tipleri mevcuttur. Bunlar ise; melankoli intiharı, kaçık intiharı, saplantı intiharı ve otomatik intihardır.

Ölümden kaçmaya çalışan insanların bazı ölümlere intihar süsü verdiklerini görürüz. Tıpkı öldürdüğümüz bir örümceği kendi ağları içinde bırakmak gibi… Epiküros’a geri döndüğümüzde Epikürosçular intihardan uzak, haz dolu yaşam sürerler. Bunun tam tersi olarak Stoacılar ise intiharın bir cesaret ve bilgelik işi olduğunu belirtirler.  Onlar kendi elleriyle hayata son vermeyi erdemli bir insanın eylemi olarak algılamışlardır.

Sonuç olarak Epiküros’un felsefesinden hareketle hem ölüme hem ölüm korkusuna, bununla beraber olarak da Epiküros’un o meşhur sözüne değinmiş bulunduk. Ölümden korkmayıp hazza yaklaşmak, hayattan da haz almamız gerektiğinden söz ettik. Ayrıca intihar fenomenine Durkheim’dan hareketle yola çıktık ve intihar türlerine değindik.

Her canlı ölümü mutlaka tadacaktır. Bir bitki bile ekildikten bir süre sonra yosun yeşiline çalan canlı bir renge sahip olur. Büyür ve uzar. Gün gelir o ağaç da yaşlanır ve sonbaharda yaprak döker. Aynı ölüme yas tutan insanlar gibi…



Henidik Dergisi, 6. Sayı, 2020





  


KAYNAKÇA

·         Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü
·         Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna
·         Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt IV
·         Emile Durkheim, İntihar



[1] Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2017,s.336
[2] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna, YKY, İstanbul, 2007, s.517
[3] Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt IV, İst. Bilgi Üni. Yay.,  İstanbul, 2010, s.131
[4] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna, YKY, İstanbul, 2007, s.521
[5] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.25
[6] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.191
[7] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.321

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...