platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
platon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2020 Çarşamba

CESARET İÇİNDEKİ KORKAKLIK ÜZERİNE


Günümüzde her şey cesaretten geçmektedir. Cesaret hayata işlemiştir. Hatta sözü edilen cesaret bu yüzyılın baş belasıdır. Cesaret bir kadın üzerinde ya da bir hayvanın üzerinde gösterilmez. Fakat gelin görün ki günümüzde kadın cinayetlerinde, kadın şiddetinde, hayvanları yok etmede bir numarayız. Kendilerini cesur sanan bu insanlar aslında çağımızın en büyük korkaklardır. Çünkü güçleri sadece kadına ya da hayvana yetmektedir. Asıl cesaret güçte değil, akılda yer alır. Bu aklı kullanma cesaretini Aydınlanmacı filozof Kant ile ele alacağım. Bunların öncesinde cesaretin ne olduğuna ve Antikçağ’da cesaretin nasıl bir erdem olduğuna değineceğim…

 

Sokrates’in Cesareti        

 

Böylesine derin bir konuda boğulmamak için cesaret kavramına gitmek gereklidir. Cesaret; [İng. courage] korkuyu, tehlikeyi, acıyı vs. metanet ve tevekkülle karşılayabilme gücü ya da yeteneğidir.[1] Cesaret kesinlikle bir şeyi delicesine yapmak, yani başka bir deyişle kendini tehlikeye atmak değildir. Söz konusu cesaret, korkunun bilgece yönetilmesidir.

İki ayrı cesaret türünden söz etmek mümkündür. Bunlardan birincisi; maddi acı, tehlikeler ve büyük zorluklar karşısında sergilenen fiziki cesarettir. İkincisi ise; ölüm, utanç ya da her türlü bir karşı çıkma konusu karşısında doğru, dengeli ve metanetli bir şekilde eylemde bulunmaktan oluşan ahlaki cesarettir. Her ikisi de büyük önem taşır. Fakat Antik Yunan’da yaşamış Sokrates için ahlaki cesaret ön plandadır. Sokrates’in de söylediği gibi korkusuzluk olmayıp neden korkulup, neden korkulmaması gerektiğini bilmek bizim yaşantımızda cesarete sahip olma da büyük önem taşır.

Sokrates için bilgi erdemle, erdem ise mutlulukla ilişkilidir. Bundan dolayıdır ki Sokrates erdemin ne olduğundan çok, bizi erdeme götürecek şeyleri arar. Ahlaki erdem ile mutluluk arasında bağ vardır. Sokrates, ahlaklı bir kimse olmanın sorgulamaktan geçtiğinden söz eder. “Sorgulanmamış hayat, yaşamaya değer değildir.” [2] der.  “Ben ne diye ahlaklı olayım, ahlaklı olsam ne olacak?” gibi cesaret gösteren fakat asla cesaret içermeyen sorular Sokrates’e göre saçma sorulardır. Çünkü insan olmak için ahlaklı olmak gerekir.  Böyle sorulan sorular insan olmanın anlamını da yok eder. İnsan bu tip soruları kendine olan korkaklığından ve kendi doğasını bilmediğinden dolayı sorar.

Platon‘un, Sokrates’in Savunması adlı eserinde Sokrates’in gösterdiği cesaret açıkça görülür. Bu eser hukuk ve ahlak felsefesi açısından son derece önemlidir. Eserde suçlama şudur: Sokrates’in insanları, gençleri yoldan çıkarıp Tanrı’yı ve dini sorgulaması. Bu eserde “Yaşam, onurlu bir ölüm müdür?” sorusu üzerine de düşünmek gerekir.

Sokrates’in Savunması’ndan hareketle açıkça görülür ki Sokrates’e göre cesaret doğru yerde doğru eylemi gösterebilmektir. Cesaret kesinlikle phronesis[3] ile karıştırılmamalıdır. Çünkü phronesis; hem bilgelik hem de eylem göstermektir.

Tüm bunlardan sonra Sokrates’in Savunması’na geri döndüğümüzde eser şöyle başlar: “Ey Atinalılar!” Burada yine Sokrates’in göstermiş olduğu cesaret açık ve nettir. Sokrates, adaleti devletten değil, halktan bekler. Bundan dolayı mahkemede Atinalılara seslenir. Burada ilerleyen satırlarda sözünü edeceğim Kant’ın kamusallığı söz konusudur. Sokrates aklını kullanma cesareti ile kamusal alana seslenir.

Cesaret ya da güçlü olma durumu kesinlikle bedenin büyüklüğü veya küçüklüğü ile ilgili değildir. Bedenin yok olması Sokrates’e göre önemli değildir. Önemli olan ruhun yok olmamasıdır çünkü ruhun yok oluşu insanı yozlaştırır. Başka bir deyişle ruhun yok oluşu ahlakı da yok eder. En nihayetinde Sokrates’in cesareti doğru zamanda doğru eylemi yapmak olarak yer alır. En temel erdemleri de Sokrates şöyle belirler: Ölçülülük, bilgelik, cesaret, adalet. Bir kimse ölçülü olarak eylemlerini dizginler ki Sokrates buna “Kendini bil!” der. Bilgelik, söz konusu olduğunda iyinin kötüden ayrılması bilgece olacaktır. Cesaret, belirttiğim gibi korkuyu bilgece yönetmektir ve adalet, kişinin adil ve hakkaniyetli olmasıdır.

Cesaret bilgelikten, iyiye ve kötüye ilişkin bilgiden başka bir şey değildir. Bilge insan zorunlu olarak cesurdur çünkü neyin gerçekten iyi olduğunu bildiği için, zorunlulukla daha büyük bir iyiden çok daha küçük bir iyinin kaybını göğüsler.[4] Yalnızca bilgisizler korkaktırlar çünkü onlar bilgisizliğin kahramanı ve ilgisizlik içinde hayatta rol oynarlar.

 

Akıl Çağında Cesaret

 

Aydınlanma ya da Akıl Çağı dediğimiz dönem modern felsefe dönemidir. Bu dönem Descartes’ın “özgür felsefesinin hakiki yeniden canlanmasını” sağlamıştır. Bundan dolayı Aydınlanma dönemi Descartes ile başlar, denilebilir.

Aydınlanmanın en ileri gelen düşünürü Alman Aydınlanmacısı Kant’tır. Kant’ın ve Almanların Aydınlanma için kullandığı terim, fiilen havanın aydınlanması ve mecazen de bir uyku halinden uyanıklık ya da bilinçlilik haline geri dönüş anlamına gelen aufklaren fiilinden gelen Aufklarung terimidir.[5] Sözü edilen bu iki terim ışık metaforundan gelmektedir. Bu ışık, aklın ışığıdır. Elbette ışık metaforu Ortaçağ’da da yer alıyordu fakat oradaki ışık, Tanrı’nın ışığıydı. Aydınlanma’da bu ışık akılla beraber gelir ve etrafı aydınlatır.

Kant’a göre aydınlanmış bir çağda değil, aydınlanmaya giden bir çağda yaşamaktayız. Kant, Copernicus’un yapmış olduğu devrimden hareket eder. Copernicus’un yapmış olduğu devrim astronomi üzerinedir. Kant da felsefede devrim yaptığını vurgular. Copernicus, dünya dâhil tüm gezegenleri yani Yer’i Güneş etrafından döndürdü ve bu, devrim niteliğindeydi. Kant’ta ise, ondan önceki filozoflar hep nesneye baktılar. Kant bunu kırarak özneye dönüp, özneyi merkeze yerleştirdi.

Kant, Saf Aklın Eleştirisi adlı eserinde öznenin merkezde olduğunu açık ve net bir biçimde ifade eder. Akıl son derece trajik bir durumdadır. Kant, bunu aklın trajedisi olarak görür. Yani akıl, yapısı gereği birtakım sorular sorar. Kant şöyle der: “Akıl, öyle sorular tarafından rahatsız edilir ki, onları geri çevirmez.”[6]  Bu sorduğu sorulara aklın kendisi asla tatmin edici cevaplar vermez. Aklın sorduğu sorular, “Tanrı var mı yok mu, evren sonlu mudur sonsuz mu, ruh ölümlü mü ölümsüz mü?” gibi sorulardır. Akıl bu sorulara her iki şekilde de cevap verir.

Kant ile birlikte eleştirel yaklaşım ve eleştiri felsefesi de oldukça gelişmiştir. Kant’a göre, aklın kullanıcıları sadece filozoflar değil, özgür bütün vatandaşlardır. Kant “Aydınlanma Nedir?” isimli yazısında şunları söyler: “Her yandan –düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın!- diye bağırıldığını işitiyorum. Subay: Düşünme! Eğitimini yap! Din insanı: Düşünme! İnan! diyor...” Burada söz konusu özgürlüğün sınırlılığıdır.

Tüm bunlar dışında Kant bize yine aynı metinde bir parola da vermektedir: “Sapere Aude!” [7] Bu parolada Kant’ın demek istediği şey “Aklını kullanmaya cesaret et!” Öyle ki bildiğimiz üzere kararlılık ve cesaret birer erdemdir. Kant’a göre kişinin aklını kullanma cesareti göstermemesi ergin olmama durumudur. Ergin olmama durumu çok rahattır. İnsanlar düşünmeyi sıkıcı bulurlar, hatta ergin olmamış kimseler düşünmemeyi düşünürler. Düşünmemeyi düşünmek korkaklıktır, onların bundan haberleri yoktur.

Söz konusu kişilerin akıllarını kullanmaya cesaret etmeleri içten olursa yarım kalır. Aydınlanma için gerekli olan şey özgürlüktür. Aklı, her yönüyle ve her bakımdan özgür bir şekilde çekinmeden kamu önünde cesurca kullanmak gereklidir. Aklı kamu önünde kullanmak dışardaki kişilerin de yararınadır.

Aslında akıl en üst zihinsel yetidir. Herkes kendi zihninde özgürdür. Cesaret kamusallık gerektirir. Kamusal alanda cesurca yargılayan akıl olmalıdır -ki Kant bizlere akıl mahkemelerinin olması gerektiğini ifade eder.

Kant’a göre, cesurca ve bağımsız bir düşünme, kişi için ödevdir…

 

Cesaretli Dünyadaki Cesaretsizlik

 

Buraya kadar Antik Yunan’da Sokrates’in ahlak üzerinden cesaretine, Sokrates’in idamına giden yolun dikenli olup bu yolda acı çekmemenin mümkün olmadığına ve Aydınlanma düşünürü olan Kant’ın eleştiri felsefesi üzerinden özgür bireyler olarak aklımızı kullanma cesareti göstermemiz gerektiğinden söz ettik. Şimdi günümüze dönüp cesaretli dünyada yer alan cesaretsiz kimselere ya da korkaklara değinelim.

Cesaretin güç olduğunu sanan insanlar yanılgı durumundadırlar. Günümüz çağı yaptığının arkasında durmayan insanlarla dolu, bundan dolayı ben bu çağı kötülerin ve korkakların yer aldığı çağ olarak görmekteyim. İnsanlar bir cana ya da bir hayvana kıyacak kadar kötüler.

Burada açık ve net bir şekilde insanlığın öldüğünü görmekteyiz. Hatta Oğuz Atay insanlığın ölümüne dair şunları söyler: “Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur… Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa, doğru dürüst bir miras da kalmamıştır… İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir.”[8]

İnsan olmak zor bir şey değildir. Bir çiçeği koparmak yerine koklayın, bir kitabı yırtmak yerine okuyun, bir insanı öldürmek –ki en can yakan şey de budur- ya da üzmek yerine değer verin. Değer verdiğiniz takdirde hayatınızda birçok şey değişecektir.

Kadın/erkek cinayetlerini işleyen ya da kadına/çocuğa istismar eden kimselerin dışardaki köpekten farkı yoktur. Dışardaki köpek bile sahibine sadık kalır fakat gelin görün ki insan insana sadık kalamıyor. Sürekli cesareti güç sanıp şiddet uyguluyor. İnsanların en önemli eksiği, düşünmemeleridir. Düşünsel açıdan fikirler çatışabilir ancak kesinlikle fiziksel ya da psikolojik şiddet uygulanmamalıdır.

Her insanın yaşama hakkı vardır. Hatta insanlar şiir gibi okunabilir. Çevremizdeki şiirleri okumak yerine bu şiirleri yok etmenin anlamı yoktur. Şiir gibi insanlar yok edilirse devrik cümleler üzerimize düşer ve oradan bizi kimseler kaldıramaz…

Sonuç olarak son zamanlardaki kadın cinayetlerine bakarak daha çok dikkat edip önlemler almamız gerekirken olduğumuz yerde bekliyoruz. Şiir gibi ya da çiçek gibi insanlar kayıp gidiyorlar ellerimizin arasından… Böylesine kötülüğün ve cesaret içindeki cesaretsizliğin ya da korkaklığın olduğu dünyada nefes alıp veriyoruz. Cesareti üstünlük gibi görüyoruz. Aklı kullanma cesaretini göstermek yerine susuyoruz. Sustukça çığlıklar içinde kayboluyoruz.

Cesaret içinde yer alan korkaklıkla beraber aynı yolda yürüyoruz ve buna yaşamak diyoruz…

 

                                                                                                                      Sunak Dergisi, Sayı:48, 2020




 

 

KAYNAKÇA

 

·         Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü

·         Ahmet Cevizci, Ahlak Felsefesi

·         Ahmet Cevizci, Aydınlanma Felsefesi

·         Platon, Sokrates’in Savunması

·         I. Kant, Arı Usun Eleştirisi

·         I. Kant, Seçilmiş Yazılar

·         Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar



[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, 2017, İstanbul, s.92

[2] Platon, Sokrates’in Savunması, Türkiye İş Bankası Yay. 2017, İstanbul, s.58

[3] Basiret

[4] Ahmet Cevizci,  Ahlak Felsefesi, Say Yay. 2018, İstanbul, s.143

[5] Ahmet Cevizci,  Aydınlanma Felsefesi, Say Yay. 2017, İstanbul, s.14

[6] Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, İdea Yay. (Çev: Aziz Yardımlı), 2017, İstanbul, s.15

[7] Immanuel Kant, “Aydınlanma Nedir?”, Seçilmiş Yazılar, Remzi Yay. (Çev: N. Bozkurt), İstanbul, 1984,  s. 243

[8] Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, s.256


31 Mayıs 2020 Pazar

ANTİK YUNAN’DA RUH GÖÇÜ: REENKARNASYON





İnsan üzerine yapılan tartışmalar günümüze kadar süren ve aynı zamanda felsefenin temel problemlerindendir. Fizyolojik ya da biyolojik açıdan bakınca insanda var olduğu söylenen ruhsal taraf hem dinlerin hem de felsefenin dikkatini çekmiştir. İnsanın bir bedene sahip olduğu kehribarın içinde barındırdığı renk kadar açıktır. Bu noktada ruh ve beden üzerine sorulan sorular, tespih taşları gibi yan yana dizilip akıllarda belirir: Peki, ruh gerçekten var mıdır ya da insanda gerçekten bedenden farklı ayrı bir töz var mıdır? Bu ve benzeri soruların aklımızda dizilişi sınırsız olarak yer alır.

Bu makalemde Antik Yunan felsefesinden hareketle ruhu, ruh göçünü ya da reenkarnasyonu kaleme aldım... Makalemi kaleme alırken, oldukça basit bir şekilde ifade edecek olursam ruhun bedenden ayrılması olarak ifade edilen ölüm sonrası ruhun durumunu Antik Yunan filozoflarından hareketle açıklamayı amaçladım. Reenkarnasyon üzerine düşünceler evrende bulunan yıldızlar gibi sonsuz niteliktedir. Koyulu açıklı Antik Yunan kıyılarında yaşayan kimi büyük filozoflar ruh göçüne ya da tekrar yeniden doğuşa inanırken kimi büyük filozoflarsa bu görüşü reddetmektedir. İslam felsefesinde reenkarnasyona da karşı çıkan düşünürler olmuştur. Reenkarnasyon kavramı yerini “tenasüh” kavramına bıraksa da aslında ikisi aynı anlama gelmektedir. Kelimelerimi Antik Yunan sınırları içerisinde sayfalara döküp Antik Yunan dünyasına doğru ruh göçü yapmaya başlamak ve ruhun ne olduğunu kavramak yerinde olacaktır.

Antik Yunan Felsefesinde “Ruh” ve “Yeniden Doğuş”

Reenkarnasyon din felsefesini de içine alan köklü bir çiçektir. Bazı felsefi görüşler ya da felsefi nitelikler vardır ve bunlara göre ölümden sonra yaşam yoktur. Oysa bu düşünceler diyalektikten veya dolayımdan uzaktırlar. Ölüm söz konusu ise yaşam da vardır. Ölümden bağımsız yaşam düşünülemez. Bunu düşünmemeyi düşünmek için diyalektikten uzak olmak gerekir… Yaşam tamamen bu dünyadan ibarettir. Yani tıpkı kahverengi bir toprağın üzerinde açmış bir ıhlamur gibi doğarız, kimileri gözyaşlarıyla sular ardından büyürüz ve sonunda sonbaharda yaprak döker ya da kökten kesilip ölürüz. Reenkarnasyon din felsefesini de içine alan köklü bir çiçektir bunu da göz ardı ederiz. Bu konuya farklı pencereden bakan düşünürlerin görüşlerinde beden toprakta yok olup gidecektir ve sadece ruh varlığını devam ettirecektir.

Çağdaş düşüncelerde reenkarnasyon daha çok Uzakdoğu dinlerinin etkisiyle günümüzde sıkça tartışma haline gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’de de ruh göçü ifade edilmeye çalışılmıştır. Peki, söz konusu olan ruh nedir? Yunan felsefesinde özellikle insan felsefesi üzerinde duran Sokrates’te bulunan bir terim vardır. Bu terim psykhe terimidir. Antik Yunan felsefesinde yer eden bu terim ruh, zihin anlamına gelir. Canlılığı, canlı olma ilkesini ve daha sonrada yaşam ilkesini göstermektedir. Psykhe özellikle Sokrates ile birlikte başlayarak bilincin, zihnin aynı zamanda ahlaki kişiliğin bulunduğu yere de karşılık gelir. Ruhun ilk anlamlarından biri; [Latince. anima, lng. soul, Fra. âme] Bir kimsenin tinsel etkinliğinin ve çok çeşitli bilinç hallerinin merkezi, o kişinin benliğini meydana getiren entelektüel yetilerinin tümüdür. Diğer anlamı ise bedeni harekete geçiren aktif ilke, pasif ve cansız olan beden üzerinde bulunan güçtür.[1] Dolayısıyla buradan hareketle baktığımızda bedene hareket veren şey ruhun kendisidir. Ruhsuz bir beden koparılan bir papatyaya eş değerdir. Ruh, bedenden çıkınca beden ölür, topraktan koparılan papatya da yapraklarıyla ölüme yas tutar…
Ruh göçüne baktığımızda ise [Osm. tenâsuh, lng. metempsychose], insan ruhunun ölümsüz olduğunu, dolayısıyla beden ölünce ruhun yaşayıp başka bir varlığa geçtiğini ve bireysel olan ruhun bir bedene can vereceğini savunan öğretiye basitçe ruh göçü denilir. İnsan üzerinde olan iki bileşenden biri ruh, diğeri beden olarak yer eder. Bu iki bileşen arasındaki en temel olan ruhtur. Ruh, insanın gerçek özünü meydana getiren bileşendir. Söz konusu olan ruh göçü anlayışına göre insanın mutluluğunun temelde ruhta aranması gerekir.[2] Dolayısıyla ruh göçü için mutluluğun olması açıktır. Peki, ruh kavramı Antik Yunan içerisinde neler ifade ediyordu ve hangi düşünürler ruh kavramı üzerinde durdular?

İlkin Pythagoras’ın ruh anlayışına baktığımızda o, ruh göçü inancının savunuculuğunu yapmıştır. Söz konusu olan bu inanç aslında Yunan’da doğmamıştır. Bilindiği kadarıyla Uzakdoğu’dan Antik Yunan’a kadar sıçramıştır. En nihayetinde ruh göçü düşüncesinin anavatanı Hindistan’dır.[3] Pythagorasçıların önce dinle ilişkilendirdikleri ve ardından daha sonra felsefi bir problem ya da felsefi düşünce gerektirdiği kanısına vardıkları ruh göçü daha eskilerde şu şekilde ifade edilmekteydi: “Derler ki bir zorunluluğun öngördüğü bir döngüyle, ruhun canlılardan kâh birinin kâh öbürünün içine girdiği ortaya koyan ilk düşünür oymuş. Onun hakkında söyledikleri de şöyle: - Bir gün sopa ile dövülen bir eniğin yanından geçerken ona acımış ve şöyle demiş: Dur, vurma! Çünkü o sevdiğim bir adamın ruhu, bağrışını duyunca onu tanıdım…”[4] Tüm bunlar dışında Pythagorasçıların ruh göçü anlayışı da Platon’u derinden etkilemiştir. İnsanın mutluluğunun ruhta aranması gerektiğini savunan Pythagorasçılara göre, ruhun bedenle olan ilişkisi ruhun özünü kirletir. Ruh, söz konusu olan beden ile ilişkisine bu dünyada yaptığı iyilik ya da kötülüklere bağlı olarak tanrısal alana yükselinceye dek bir doğuş çemberinin içerisinde olur. İnsan öldükten sonra değer bakımında kendisinden daha aşağı ya da daha yüksek varlıklara göç eder…

Pythagoras dışında Empedokles, Demokritos, Anaksagoras gibi Antik Yunan doğa filozofları da ruh üzerine görüşlerini ortaya koymuşlardır. Empedokles dört ana maddeden hareketle yola çıkmış ve bu yolda ruh ve ruh göçüne ilişkin düşünceler ortaya koymuştur. Demokritos ise ruh görüşünü ortaya koyarken atomlar ile ilişkilendirmiştir.

Doğa filozoflarının içinde yer alan doğa felsefesinde çıkıp insan felsefesine doğru düşünce göçü ettiğimizde karşımıza ilk büyük isim olarak Sokrates’in çıktığını görmekteyiz. Sokrates hiçbirimiz birinci kaynaklardan bilemiyoruz. Öyle ki Sokrates, arkasında yazılı eserler bırakmadı ve öğrenciler ile Yunan kıyılarında ya da büyük bir merdivenin tutamağında bulunan çatlak gibi çatlamış Atina sokaklarında sohbetler ediyordu. Bundan hem öğrencileri hem de kendisi çok zevk alıyordu. Sorgulamayı asla kesmiyordu ve sorgulanmamış bir hayatı yaşamaya değer bulmuyordu. Arkasında yazılı eser bırakmamış olsa da biz Sokrates’i öğrencisi Platon’dan hareketle daha iyi tanıyabiliriz. Platon, Phaidon adlı diyaloğunda Sokrates’i konuşturur, ruh hakkında görüşler ortaya koyan kişi de Sokrates olmuştur. Diyalogda açıkça görülür ki ruh bedene hâkimdir ve bu gerçekleşince mutluluğa ulaşılır. Platon diyalogda ölümden sonrası yaşamı anlamlı bulur ve şöyle yazar: “Ancak ölüm buradan başka bir yere bir tür göç ise ve anlatılan doğruysa ve bütün ölüler orada bir araya geliyorsa bundan daha büyük bir iyi olabilir mi siz hakimler?”[5] Bunu diyen Sokrates en nihayetinde Tanrısallığı çağrıştıran “Daimon” adını verdiği evrensel bir ruha, ruhun bireyselliğine ve ölümden sonra yaşama inanmakta olduğu açıktır.

Platon’da “Ruh” ve “Reenkarnasyon”

Platon’un ruh anlayışını “İdealar Kuramından” hareketle incelemek yerinde bir yaklaşım olacaktır. Öyle ki Platon’un ruh görüşü Devlet adlı eserinde gökyüzünde parlayan bir yıldız kadar parlar. Ruh ile devlet arasında ki benzerlik üzerinde yoğunlaşır. Ruhun parçaları iştiha, tin ya da gönül ve akıldır. Susuzluk örneğini, karşıtlar ilkesine uygun olarak iştiha ve aklı birbirinden ayırmak için kullanan Platon, iştihayı oldukça aşağı bir şey olarak tanımlar.[6]

Platon’a göre, ruhun en yüksek olan ve en yüce parçası akıldır. İşte bu noktada bireyin daha büyük veya bütünsel iyiliğini gözetmesi bakımından iştihayla karşı karşıya getirir. Platon’un başlangıçta ruhun ölçüp biçen, hesap yapan enine boyuna düşünen tartan olarak tanımlanan kısım ruhun iyiliğini gözeten kısımdır. Üçüncü parça ise, akıl ile iştiha arasındaki tindir. Bir başka deyişle gönüldür. Platon onu Devlet adlı eserinin başlangıcında, insandaki öfke duyan parça olarak tanımlar.[7] Buradan da anlaşılacağı üzere tutkular veya duygular kimi zaman öfke tarafından harekete geçirilebilirler. Üç parçalı ruh anlayışını böyle açıklayan Platon, daha sonrasında bu parçalar arasındaki erdemi meydana getiren doğru ilişkileri betimlemeye, erdem anlayışının ayrıntılarını ortaya koymaya geçmektedir. Platon’un erdem anlayışının belirleyiciliği Sokratik döneme kadar dayandırılabilinir.

Platon’un ruh görüşünün ayrımından sonra ruh göçü anlayışına bakmak doğru ve yarar sağlayacaktır. Öyle ki Platon, ruh göçüne veya reenkarnasyona inanır.  Ruhun ölümsüzlüğüne inan Platon, dünyaya gelmeden önce ruhun bir hayatı olduğunu düşünmektedir. Biz bu düşünceye nereden ulaşıyoruz? Elbette ki, Platon’un Phaidros, Timaios eserlerinden hareketle düşünce yolumuza çıkıyoruz. Platon, Timaios eserinde ruhu: “Ruhun nasıl yaratıldığına, ruhun bölünemeyen her zaman aynı kalan ve tözle cisimlerde bulunan olarak”[8] ele alır.

Platon’a göre ruh, yer ile gök arasına ölümsüz bir doğaya sahipken, beden ölüme yas tutan bir varlık olarak yer eder. Ruh baharda bir yaprak ise, beden sonbahardaki dökülen yapraktır… Dolayısıyla Platon’un ruh görüşünden ve diyaloglarından hareketle bildiğimiz tek bir şey vardır ki, o da Platon’un hem ölümden sonrası bedensel bir yaşamı hem de reenkarnasyonu görmekteyiz…

Aristoteles’te “Ruh” ve “Reenkarnasyon”

Platon her ne kadar reenkarnasyona inansa da Aristoteles reenkarnasyona bir o kadar uzaktır. Aristoteles’in ruh görüşünde var oluşun temeli ya da varlığın anlamı madde ve formdan meydana gelmektedir. Ona göre varlık, maddede gerçekleşen formdur. Aristoteles’in Metafizik adlı eserinde felsefesinin temel yapı taşlarını tikeller ya da duyulur ve hissedilir şeyler oluşturmaktadır.

Aristoteles’in metafiziksel düşüncesi ontolojisinin temeli ve parçasıdır. Ruh üzerine görüşlerini Ruh Üzerine eserinde bizlere sunan Aristoteles, burada ruhun konusunu inceler. Çünkü Antik Yunan’da hocası Platon’un ruh üzerine görüşlerini gördü ve hocası ile aynı yolda ilerlerken bir noktada hocasından ayrıldı. Aristoteles’in ruh anlayışı günümüzden bambaşka bir şekilde yer etmiştir. Onun psikolojiden çok fizyolojik olarak ruh görüşü ortaya çıkar.

Aristoteles, Ruh Üzerine eserinde ruhun konusu ile ilgili yöntemsel bir takım zorlukları vurgulamıştır. O, şöyle yazar: “Ruhun bilinmesi, tüm gerçeğin incelenmesine ve özellikle tabiat bilimine önemli bir katkıda bulunur gibidir. Çünkü ruh, sonuçta hayvanların ilkesidir.”[9] Girişi bu cümle ile yapan Aristoteles, kelimeleri bir yıldız gibi ruh üzerine kaydırdıktan sonra ikinci bölümde ruhun tanımı ve üzerinde durur. Son bölümde ise insani ruhun zeka ve bilişsellik gibi eylemlerin de üzerinde durur…
Aristoteles’in düşüncelerinden hareketle anlaşıldığı kadarıyla ruhun madde ile ilişkisi de ön plana çıkmaktadır. Ruh ve bedeni birbirinin tamamlayıcısı olarak görmektedir. Aynı zamanda Aristoteles, ruhu organizmaya canlılık veren ilke olarak ifade etmektedir.

Aristoteles’in reenkarne üzerine düşüncesine gelecek olursak; elbette Aristoteles Ruh Üzerine adlı eserinde kendisinden önceki düşünürlerin ruh üzerine düşüncelerini ele almış tartışmıştır. Aristoteles, Pisagorcu felsefeden, Platoncu felsefeye kadar ruh üzerine tartışmıştır.

Bilindiği üzere Aristoteles’te madde ve form büyük yer tutar. Ona göre, cisimlerin hepsi madde ve formdan meydana gelirler. Aristoteles, madde ve formu birbirleri ile ilişkileri bakımından ele alır. Madde, formu kabul eden şeydir. Dolayısıyla bir şeyin maddesi de onun formudur. Her beden kendine özgü bir biçim ve şekle sahiptir. Aristoteles’in metafiziğinin içinde yer alan ruha baktığımızda açıkça şunu ifade edebiliriz: Maddesel cevher veya töz olan bedenin formu olan ruh insanın insan olarak en temel bir şekilde var olmasını sağlayan ilkedir.

Aristoteles’e göre ruh bedene ait ola bir şeydir. Ruhun duran yapısı ve hareketi Aristoteles’in ruh düşüncesine önemli bir yer almıştır. Ruh ve bedenin birlikteliğinin doğal olarak sonucu biri hareket ettirir diğeri hareket eder. Biri etkiler, diğeri ise etkilenir.[10]  Aristoteles’e göre, bedeni ruhtan başka hareket ettiren bir şey varsa bu aynı zamanda ruhu da hareket ettir. Dolayısıyla ruh ile beden birbirinden bağımsız değildir.

Sonuç olarak baktığımızda Platon’un felsefesinde ruh görüşü ve reenkarnasyon anlayışı açıktır. Berrak bir şelalenin içinde yer eden su gibi açıkça görülür Platon’un reenkarne anlayışı… Antik Yunun diğer büyük ismi olan Aristoteles’te ise reenkarnasyon reddi mevcuttur. En nihayetinde beden ruhtan ayrılmaz. Dolayısıyla buradan hareketle ruh göçü Aristoteles’e göre aykırı kalır. Aristoteles’in ruh-beden ilişkisi madde ve form ilişkisine benzetildiğinde dolayı maddenin yok olmasıyla birlikte ona bağlı bir form olarak yer eden ruhta yok olacağı düşünülmektedir.

Ruh göçüne kimi insanlar inanmakta, kimi insanlar saçma bulmaktadır. Bu konuyu Platon’un penceresinden baktığımda belki de Antik Yunan’dan veya modern düşünürlerden birinin ruhu (kesin olmamakla birlikte) bir başkasında hayat bulmuş olabilir. Fakat bu düşünceyi Aristoteles’in penceresinden ele aldığımızda böyle bir göç söz konusu asla değildir. Ruh beden ile birlikte vardır…
“Reenkarnasyon”, “ruh” ya da “ruh göçü” gibi terimleri basite almamak gerektiğini vurgulamam yerindedir. Aksi halde bu terimler üzerine sorgulamadıkça yaşantımız körelecek ve düşüncelerimiz bir yıldız gibi gökyüzümüzden kayıp gidecektir…





KAYNAKÇA
·         Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü
·         Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefe Tarihi
·         Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri
·         Platon, Devlet
·         Platon, Phaidon
·         Platon, Timaios
·         Aristoteles, Ruh Üzerine
·         Giovanni Scognamillo / Arif Arslan, Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Ruhçuluk ve Reenkarnasyon



[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.737
[2] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.738
[3] Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefe Tarihi, Asa Yayınları, Bursa, 2012, s.53
[4] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri (Çev. Candan Şentuna), İstanbul, YPK Yay. 2003, s.36
[5] Platon, Phaidon (Çev. Furkan Akderin), İstanbul, Say Yayınları, 2017
[6] Platon, Devlet, İstanbul, İş Bankası Yayınları, s.437b-439e
[7] Platon, Devlet, İstanbul, İş Bankası Yayınları, s.437b-439e
[8] Platon, Timaios, İstanbul, Say Yayınları, s.1997c
[9] Aristoteles, Ruh Üzerine, İstanbul, Pinhani Yayıncılık, s.2001a: 1
[10] Aristoteles, Ruh Üzerine, İstanbul, Pinhani Yayıncılık, s.2001a:38

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...