sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2020 Salı

ROUSSEAU’DA UYGARLIK, BİLİM VE SANAT İLİŞKİSİ ÜZERİNE





Sanata bir deniz üzerindeki ufuk çizgisi gibi uzun ve farklı gemilerden bakacak olursak ilkin Antik Yunan kıyılarında ve Platon’un eserlerinde gördüğümüz üzere Sokrates’in felsefeyi tartışarak çarşıda ve pazarda yaptığını görürüz. Platon, felsefeyi Akademia Okulu’nda, Aristoteles ise çok sonra felsefeyi kendi okulunda, yani Lise’de yapmıştı. 18. yüzyılda dönem değişince, modern filozofların da düşünceleri değişmiştir.

Modern dünyanın sanat anlayışında ya da 18. yüzyılda da İskoçya, Almanya, İngiltere’de ‘güzel’ meselesi incelenmiştir. Antik Yunan dünyası, teorik olarak düşünüyordu ve akıllarına gelen her soruyu incelemeye çalışıyorlardı. Modern dünyada ise felsefenin genel olarak etkisi olmuştur. Teorik yaklaşım da mevcuttu fakat arka planda yer almıştır. Yani başka bir deyişle teorik olan pratik olandan ayrılamazdı. 18. yüzyılda Fransa’da sorulan soru şu olmuştur: Onun veya o şeyin gerçekten güzel olup olmadığına kim karar verecek? Otorite sahibi, sanatın içinde bulunan ve kendileri de üreten kimseler cevap verebilirler. Bu makaleyi söz konusu olan soruyu açmak, uygarlık-bilim ve bilim-sanat arasındaki ilişkiyi ve Rousseau için bilim ve sanatın ahlak penceresindeki yerini göstermek amacıyla kaleme almaktayım. Antik Yunan dünyasından bağımsız bir şekilde modern dünyada Rousseau’nun izlerini takip etmeye başlayalım…

Modern Dünyada Fransız Aydınlanması

Günümüzde uygarlık denilince bir ülke veya toplumun maddi ve manevi varlıklarının, düşünce, sanat, bilim, teknoloji ürünlerinin tamamı akla düşer. Dolayısıyla uygarlık kavramının içerisinde bilim ve sanatı da barındırdığı açık bir şekilde görülür. Modern dönemde modern sanat anlayışının tartışıldığını da görmekteyiz. Gerek Diderot olsun gerek Voltaire ya da farklı filozoflar olsun her şekilde Fransız Aydınlanmasında tartışmaların içinde oldukları açıktır.

Modern dönemde sanatın tartışıldığı yerlerden bir tanesi yeni kurulmuş sanat akademileri olmuştur. Bir diğeri özel salonlardır. İmkânı olan insanlar, yemekler ve davetler veriyorlardı. Bu davetlere politikacıları, sanatçıları, filozofları, tüccarları davet ediyorlardı. Elbette ki bunu özellikle entelektüelleri bir araya getirmek için yapanlar da vardı… Son olarak sanatın tartışıldığı yerlerden diğeri ise kafeler olmuştu. Kafe kültürü özellikle Fransız Aydınlanmasında ön plana çıkmıştı. Kafelerin iki işlevi mevcuttu: Bunlardan bir tanesi iş görüşmeleri yapan insanlar kafelerde buluşuyorlardı. Diğeri ise insanlar kafelerde bir araya gelip birbirlerine sorular sorup tartışıyorlardı. Söz konusu olan sorular içinde “Güzelliği nasıl tanımlarız?”, “Duyularla mı ya da deneyci bir açıklama mı lazım, yoksa gelenekselci yaklaşımla mı güzelliğe yaklaşılmalı?” gibi soruların hepsi tartışmanın eksenini oluşturuyordu.

Tüm bunlar dışında daha derine indiğimizde Fransız Aydınlanması denilince genelde “felsefe ile dini karşılıklı oturtma” anlamı gelmektedir. Oysa o dönemde topluma din rengini vermiştir. Daha önceki soruları yeni tarzda cevaplamaya çalışmışlardır. Perspektifleri insan aklını kullanmak ve deneyimden hareketle sorunları çözmeye çalıştıklarından dolayı Hristiyan kültürle çatışmaya giriyor gibi görünmektedir. Fransız Aydınlanması genel olarak Hristiyanlık veya din karşıtlığı değildir. Din ve gelenek eleştirisinde en ileri giden filozoflar mevcuttur.

Aydınlanma her nerede ve nasıl olursa olsun kendi adına düşünme gücüdür ve üç konusu vardır. Bunlar, ‘iyi, doğru ve güzel’dir. Makalemde ön plana çıkacak olan kavram ‘güzel’ kavramı olacaktır. Bu noktada modernlerle eskiler arasındaki temel farka baktığımızda eskiler olarak tanımladığımız taraf tarihe bakarken bir bozulma görüyordu. Modernler tarihte bozulma değil, ilerleme görüyorlar. Modernler için kendimizi kendi çağımızın içinde ifade etmemiz gerekmektedir. Öyle ki bu durumda biz kendi sesimizi ortaya koyacağız. Aynı zamanda modernler klasikleri ciddi bir şekilde eleştirmiştir. Örneğin, Rousseau, modern dünyanın bozulmuşluğunu ‘gizleyen maske’ gibi söyler.[1] Fakat modernler nezaketi ve kibarlığı överler.

Rousseau’da Uygarlık, Bilim ve Sanat

Rousseau’nun sanat anlayışından önce onun Fransız Aydınlanmasındaki yerine bakacak olursak bu dönem içinde Rousseau yumuşak ve duygusal bir deizm savunuculuğu içerisindedir. Rousseau moral, duygu ve vicdanı bir Tanrı inancına bağlamıştır. Deizmin ana konusuna sadık kalmıştır.[2] Dolayısıyla Rousseau akılcı deizmine romantik bir anlayış katmıştır. Rousseau’ya göre insanda doğuştan mevcut olan iyilik ve adalet duygusu sonradan kötülüğe ve eşitsizliğe kaymıştır. İşte tam da bu noktada Rousseau’nun İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı adlı eserine işaret edilebilir.

Fransız Aydınlanması dönemindeki görüşleri ardından Rousseau’nun sanat ve ilim üzerindeki görüşlerine adım atmak yerinde olacaktır. Rousseau kaleme aldığı Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev adlı eserinde sanat görüşünü gökyüzünün bulutsuz ve saf açıklığı gibi açık bir ifadeyle ortaya koymuştur. Bu eseri okurken “Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlâkın düzelmesine mi yoksa bozulmasına mı yardım etmiştir?” sorusunu sürekli göz önünde bulundurmak gerekir –ki Rousseau bu soru ile eserine başlar. Söz konusu incelenecek olan soru, dağ kadar büyük ve okyanus kadar derin bir problemdir. Ahlak meselesinde Rousseau’ya göre bir çelişki vardır. Bu çelişki aslında dürüstlük ve erdem arasında mevcuttur. Rousseau’ya göre erdem ile dürüstlük kavramı çelişmektedir. Rousseau şöyle yazar: “İyi insanların dürüstlüğe verdikleri değer bilginlerin bilime verdikleri değerden daha yüksektir.”[3]

Rousseau’ya göre, insanların doğru yola girmesi için bir devrim gerekliydi; o devrim ise edebiyattı. İnsanlar yazmaya başladı, ardından edebiyatı bilimler izledi. ‘Yazmak’ sanatından sonra ‘düşünmek’ sanatı doğdu Rousseau için… Düşünce ile beraber birçok şey değişti. Kimi insanlar derinlemesine düşünerek teknolojiyi uç noktaya taşıdı. Bilim gerek teknoloji, gerek sanayileşme, gerek üretimle beraber üst noktaya yavaş yavaş tırmanıyordu. İhtiyaçların doğurduğu kral tahtlarını bilim ve sanatlar güçlendirmişti. Onlar, “Ey dünyanın egemenleri! Sanata yeteneği olanları sevin, sanat için çalışanları koruyun! Ey uygar milletler! Bilimleri ve sanatları besleyin.” şeklinde vurgular yaparak bilim ve sanatların gücüne güç katmışlardır.

Rousseau eserinde uygarlık üzerine eleştirilerde de bulunur. Uygarlığın bilim ve sanatla ilişkisi ön plana çıkar. Ona göre uygarlık birbirini umursamayan insanların birbiri üzerinden yükselmesi üzerine oluşan paradokstan oluşur. Uygarlığın temel yapı taşlarından olan sanat ve bilim doğal eğilimlerinden olan şeylerdir.

Başka bir pencereden baktığımızda samimiyetsizlik ve ruhsuzluk Rousseau’nun vurgulayıp yakındığı terimlerdir. Rousseau şöyle der: “Hep nezaket gerekleri, kibarlık zorunlulukları içerisindeyiz. Hep âdetlere, kurallara uymaktayız. Hiç kendi ruhumuza uyduğumuz yok. Kimse olduğu gibi görünmeye cesaret edemez olmuş…”[4] Mevlana’nın sözü de bu noktada kulaklarımda çınlamakta: “Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol…” Rousseau’nun tüm bunları söylemesinin nedeni ise toplum denilen sürüyü meydana getiren insanlar hep aynı şeyi yapıyorlar. Olduğu gibi görünmeyip göründüğü gibi de olmamakta ısrar ediyorlar. Dolayısıyla, samimiyetsizlik nezaketin temelinde yer etmiş durumdadır. Rousseau için, uygarlığın getirmiş olduğu nezaket anlayışı büyük bir şekilde gizleniyor.

Uygarlıkla, medeniyetle birlikte insanlar birbirleri arkasından işler çevirmekte, kuyular kazmaktadırlar. Kimi insanlar vardır ki karşısındaki insanı çıkmaz sokakta bırakıp “Yolun açık olsun!” diyebilme samimiyetsizliğine sahipler. Yapmacık hareketler ve gülüşlerin ardı arkası kesilmez… Rousseau’ya göre artık tüm bu arkadan iş çevirmeler biçim değiştiriyor. Erdemsizliğin yerini ince erdemsizlik alıyor. Küçük bir örnek verecek olursam: Sevmediğimiz bir insana doğrudan saldırırız çoğu zaman. Fakat uygarlıkla birlikte arkadan saldırmaktayız. İşte tam olarak bu noktada samimiyetsizlik söz konusu oluyor. Kabalığın yerini ince bir erdemsizlik alıyor…

Sonuç olarak baktığımızda bilimler ve sanatlardaki ilerleme mutluluğumuza bir şey katmamış, ahlâkımızı bozmuş, bu yüzden zevkimizi de berbat etmiştir. Renkler ve zevkler üzerine geriye eser kalmamıştır. Uygarlığın samimiyetsizliği her pencereden içeri girmiş, bilim ve sanatları da kaplamıştır. Dolayısıyla 18. yüzyıldan günümüze baktığımızda şu soruyu sormam yerinde olacaktır: Uygar olan uygarlıklar, bilimler ve sanatların değerinin farkına ne zaman varacaklar ve ahlaktan ne zaman ayrılacaklardır?





 KAYNAKÇA:

·         Jean Jacques Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev
·         Ahmet Cevizci, Felsefe Ansiklopedisi
·         Ahmet Cevizci, Aydınlanma Felsefesi



[1] Jean J. Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev, TR İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2018, s.11
[2] Ahmet Cevizci, Deizm, Felsefe Ansiklopedisi, Ebabil Yayınları, Ankara, 2006, s.101
[3]  Jean J. Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev, TR İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2018 s.5

[4] Jean J. Rousseau, Bilimler ve Sanatlar Üstüne Söylev, TR İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2018, s.9

1 Nisan 2020 Çarşamba

SANAT VE SANATIN NE’LİĞİ ÜZERİNE






Sanatın ne anlam ifade ettiği Antik Yunan felsefesinden günümüze kadar tartışılagelmektedir. Sanat ‘güzel’ ile ilişkili midir? Yoksa muzu duvara asıp bir sanat yaptığımızı söyleyebilir miyiz? Modern dönemde bu konu üzerine birden fazla tartışma gözler önünde belirir.


Bilindiği üzere sadece görsel sanatlar çerçevesinde bir sanat tartışması yer almaz. Günümüz edebiyatına baktığımızda da “Sanat, sanat içindir.” veya “Sanat, toplum içindir.” gibi tartışmalar da yer almaktadır.

Makalemi kaleme almamdaki asıl amaç sanatın Antik Yunan felsefesinde nasıl yer ettiğine ve modern dönemde sanatın nasıl yeri olduğuna bakmak ve açıklamaya çalışmaktır. Şimdi, bir yağlı boya çalışması yapan ressam nasıl ki fırçasını tuval üzerinde kaydırıyorsa ben de sanat üzerine kelimelerimi bu sayfalar üzerinde kaydırmaya başlayacağım…

Nedir Sanat?

Sanatı açık maviye çalan gökyüzü ile koyu maviye çalan bir denizin kesiştiği noktaya benzetirim. Bir başka deyiş ile sanat, denizin biraz üstünde ve gökyüzünün biraz altında yer alır. Söz konusu sanatın bu yeri ufuk çizgisine tekabül eder. Dolayısıyla sanatı ufuk çizgisine benzetiyor olmam onun sonsuzluğuna ve sınırsızlığına işaret etmektedir.

Bilim, tarih, din, bilgi gibi alanların felsefesi olduğu gibi elbette sanatın da felsefesi vardır. Sanatın felsefesinden önce sanatın ne olduğuna bakmak yarar sağlayacaktır. Sanat, [lng. art; Fr. art; Alm. kunst.] birden fazla anlama gelmektedir. İlk anlamlarından bir tanesi bir etkinliğin gerçekleştirilmesi veya belli bir işin yapılmasıyla ilgili yöntem, bilgi ve kuralların tümüdür. Başka bir tanımında ise işi belli bir estetik duyguyu yansıtacak bir biçimde gerçekleştirme tarzıdır. Doğada olmayan bir şeyi yaratma amacına yönelmiş rasyonel faaliyettir.[1]

Yukarıda sözünü ettiğim yaratma amacını sayfalarımızın ilerleyen kısımlarında daha geniş ve derinlemesine ele alacağız. Şimdi sanatın tanımından sonra sanat felsefesine bakmak yerinde olacaktır. Söz konusu olan sanat felsefesi [lng. philosophy of art; Fr. philosophie dé l’art; Alm. kunstphilosophie.] ya da bir başka deyişle estetik; sanatla,  güzelle ilgilenen felsefe dalıdır. Sadece sanat eseriyle bağlantılı olarak çıkan problemleri ele almaktadır. Sanatın farklı kültürlerdeki yerini ve insan için sanatın taşıdığı anlamı araştırır. Ayrıca duygu ve beğeni yargısı olarak da geçen estetik, duyusal ve duygusal değerleri de inceler.

Bir sanatçı sanat eserini ortaya koyarken mutlaka bir çerçeve oluşturur. Bu noktada sanatın bileşenleri doğmaktadır. Öyle ki bu bileşenler sanatçı, nesne ve nesneden etkilenenlerdir. Elbette estetiğin kendi içinde taklit, temsil, dışavurum, biçimci kuram ile içerik ve estetik deneyim kuramları vardır.[2] Fakat bir yere kadar gelen bu kuramlar, herhangi bir şairin yarım kalan dizesi gibi eksik kalmıştır.

Bu kuramlardan kısaca bahsedecek olursak ilk olarak taklit kuramı ya da diğer adıyla yansıtma kuramı yer alır. Taklit kuramı temel olarak bir şeyin sanat eseri olabilmesi için başka bir şeyi taklit etmesi gerektiğini söyler. Bu kuram en zayıf kuramdır. Birçok eleştiri almıştır. Her ne kadar bazı hayvan seslerinin taklitlerine dayanan birkaç müzik eseri varsa da bunlar müzik sanatı içinde çok küçük yerlere sahiptir.

Diğer bir kuram ise temsil kuramıdır. Bu kuram taklit kuramının eksiklerini kapatmak amacıyla ortaya çıkar. Sanat eserinin bir şeyleri temsil etmesi gerektiğini söyler. Bu kuramın odak noktası ise ortaya koyduğu şeyi temsil ediyor olmasıdır. Taklit kuramı gibi bu kuram da birçok eleştiri almıştır.
Dışavurum kuramına baktığımızda ise bu kuram sanat eseri ile sanatçıya odaklanır. Örneğin,  E. Munch’un “Çığlık” adlı tablosu bu kurama örnektir. Munch, doğanın çığlığını duyduğunu ve bu durumda hissettiği dehşeti ve kaygıyı resmeder.

Biçimci kuram ve içerikte ise sanatın ayırt edici özelliği içerik değil biçimdir. Örneğin, “İsa’nın Dirilişi” adlı eserde “İsa o şekilde mi dirildi, yoksa ressam çizerken aşırı dinci tutum mu izledi?” gibi şeylere bakılmaz. Aksine, tekniğe ve olayın nasıl resmedildiğine, biçimine bakılır. Biçimci kuram da diğer kuramlar gibi eleştiri almıştır. Bu eleştirilerden biri şudur: Her şeyin biçimi vardır. Bardağın da biçimi vardır. O halde o da sanat eseri midir?

Son olarak estetik deneyim kuramına bakıldığında odak noktası sanat eserine bakan kişi, yani öznedir. Bizde estetik haz ve deneyim uyandıran kişi sanatçıdır. Bu kuramı Kant’ın üçüncü kritiğinde bulmak mümkündür.

Sanat nasıl tanımlanır? Sanat eseri neye denir? Bir sanat eserini güzel veya çirkin kılan şey nedir? İşte sanat felsefesi bu sorularla düşünce savaşı verir ve kesin olarak bir noktada savaşı kazandığını söyleyemeyiz. Çünkü sanatın hala tanımlanamadığı noktada yer almaktayız.

Sanatta “Güzel sanat varsa çirkin sanatta vardır.” gibisinden bir çıkarım yapılabilir mi? Bu sorunun da üstünde sisli bulutlar bulunur. Çünkü bu soru üzerine kesin yargıya varılamaz. O halde bu noktada da “Sanat ve sanatı ‘güzel’’ kılan şey ‘öznellik’ midir?” sorusunu sormak yerinde olacaktır.

İşte şu anda sanatın ne’liği üzerine bir tartışmanın içinde kendimizi bulmuş oluyoruz. Makaleyi okurken sanatın derinliği içinde kaybolup tekrar aydınlığa çıkmamızı ümit ediyorum… Sanatta yer eden öznellik bakış açısına baktığımız zaman 19. yüzyılın büyük ve usta filozofu Kant (1724- 1804) Yargı Yetisinin Eleştirisi adlı eserinde ‘beğeni yargısından’ söz eder ve sanatı evrensel olarak tanımlar. Dolayısıyla sanatta yer alan öznellik bir toz gibi kaybolur.

Bir başka pencereden bakıldığında ise güzelin matematiksel olduğu, buna bağlı olarak da sanatın matematiksel bir özellik taşıdığı için nesnel olduğu anlayışı vardır. Bu anlayış Antik Yunan dünyasının Pythagorasçı estetik anlayışına kadar dayanır. Böylece Antikçağdan sonraki modern çağa kadar hala sanatın ne olduğu üzerine genişçe düşünme eylemi yer alır. 

Antik Yunan ve Sanat

Antik Yunan felsefesinde sanatın yeri oldukça geniştir. Sanat sadece güzellik anlamı barındırmaz Yunan dünyasında. Sanatın büyük bir uzmanlık alanı gerektirdiğini düşünürler. Bundan dolayıdır ki Platon sanat kavramını geniş tutar ve belli başlı eserlerinde doktorun da balık avcısının da bir sanatı olduğunu Sofist, Devlet gibi eserlerinde vurgular. En nihayetinde onların yaptıkları işte de bir uzmanlık alanı söz konusudur.

Platon’un gençlik dönemi eserlerinden biri olan İon adlı eseri de sanatın ne olduğuna, nasıl yer ettiğine dair büyük önem taşır. Platon sanatın bilgi ile ilişkisine bakarak sanatı yargılar. Sanatın epistemolojik statüsü ile ilgilenir.

Sanatçı, belirli konuları belirli biçim kullanarak işler. Sokrates, eserde rhapsod İon’un bir sanatı olmadığını, onda sadece Tanrısal esin olduğunu ifade eder. İon’un etkileyici olmasının nedeni tam olarak buna bağlanır.

Sokrates, İon’un Homeros konusunda daha iyi konuşmasını sağlayan şeyin şu olduğunu söyler: “Sanat değil, ilahi güç.”[3] Yani öyle ki İon’un Homeros hakkında daha iyi konuşmasını sağlayan şey ilahi güce bağlanmıştır.

Platon, diyaloğunda (Sokrates konuşur) şairi şöyle tanımlar: “Şairler Tanrıların çevirmenleridir.”[4] Şairler, Tanrılar tarafından sürüklenirler. Devamında ise diyalog şöyle devam eder: “…Tanrı, en kötü şairi alıp, ona kendi ağzıyla en iyi şiiri söyletti.” Sokrates burada yine sanatla değil, Tanrı’nın yardımıyla o güzel sözleri söylediklerini vurgular.

Sokrates İon’a bu noktada şunu sorar:
“Peki, siz rhapsodlar, şairlerin çevirmenleri değil misiniz?
İon: Doğru söylüyorsun Sokrates.
Sokrates:  O halde sizler, çevirmenlerin çevirmenisiniz...” [5]

İon, Homeros’un şiirlerini okuyarak insanları etkileyebilir fakat bir sanatı yoktur. Sanatı olmamasının sebebi uzmanlığı olmamasına bağlanır. Rhapsod’un ne olduğunu Sokrates şöyle tanımlar: “Rhapsodlar, aslında şairlerin düşüncelerinin tercümanıdır.”[6] Diyalogda, rhapsod İon sadece Homeros üzerine şiirlerde usta olduğunu söyler ve Sokrates bunu çürütür. Diyalogda Platon sürekli olarak geleneği işin içine katmaktadır.

Sanat konusunu şiirden yola çıkarak ele alan Platon, güzel kavramını Büyük Hippias adlı eserinde inceler.  Şöyle ki önce güzeli tartışır, ardından geleneğe bakarak “Homeros zamanında nasıldı?” diye inceler.

Antik Yunan’da güzel ve iyi hep bir arada düşünülürdü. Sokrates’e göre ‘güzel olan’ değil, ‘güzel’ kavramının üzerinde durmak oldukça önem taşırdı. Söz konusu olan Büyük Hippias’da ‘güzel’ kavramı tartışılır fakat bir sonuca varılamaz.

Diyalog sofist Hippias ile Sokrates arasındadır. Platon’un diyalogları genelde çarşıda, pazarda yolda geçenlerle karşılaşma şeklinde olur. Yoldan geçen kimseler Sokrates ile karşılaşırlar ve diyalog başlar. Bu şekilde Platon yolda karşılaşmayı bilerek kurgular. Dolayısıyla “Felsefe yolda olmaktır.” sözüne bu anlamda işaret edilebilir. Felsefe hayatın içinde ve hayatı yönlendirendir.

Büyük Hippias diyaloğunda Sokrates kendini gizler. Bir kişi var, der. “Ve bu kişi güzelin ne olduğunu seninle öğrenmek ister. Ona neler söylemeliyim? Bilgili bir kişi olarak güzelin ne olduğunu tanımlar mısın?” diye sorar Hippias’a. Burada Hippias sanatın basit ve kolay bir şey olduğunu vurgular.

“Güzel nedir?” tartışması başladığında Hippias’ın sürekli örnekler verdiğini, mesela bir kadının güzel olduğunu, altın bir çömleğin güzel durduğunu ifade eder. Zira Sokrates, böyle bir güzel anlayışını düşünmez. Diyalogda güzelin birden fazla tanımı yapılır. Sokrates ‘güzel olanın’ değil, tersine ‘güzel’ kavramının ne olduğuna bakmak gerektiğini vurgular ve şunu ifade eder: “Güzellik diye bir kavram vardır ve bu kavrama katılan şey güzeldir…”[7]

Dolayısıyla sanatın ve güzelin Antik Yunan’dan itibaren derin bir şekilde ele alındığını görmüş bulunduk. Günümüzde bile “Güzel nedir?” diye sorduğumuzda dalında açan, bir kadının gözlerinin yeşiline benzeyen dalların ve güneş sarısına çalan papatya yapraklarının güzel olduğunu söyleyenler mevcuttur. Bunu söyleyen kimseler Sokrates karşısında yine güzel üzerine örnek verdiği için güzel olan ile ilişkilendirilecektir.

Platon, Büyük Hippias diyaloğunun sonunda da Sokrates’i konuşturur ve şunu vurgular: “ Ey Hippias! Atalarımız boşuna bu sözü söylememiş değil mi? Güzel olan şeyler zor olandır…”

Modern Dünya ve Sanat

Antik Yunan kıyılarının derinliklerinden her ne kadar çıkmış olsak da şimdi modern dünyanın üzerinde tekrar koca bir derinliğe gireceğiz. Bilindiği üzere modern düşünceyi ya da aydınlanma çağını Descartes ile başlatabiliriz. Öyle ki Descartes “Düşünüyorum, o halde varım.” ya da “Cogito, ergo sum.”[8] diyerek, düşündüğünü ve varlığını kesin olarak bildiğini bize gösterir.

Günümüz dünyasına bakmadan önce 19. yüzyıl düşünürü Kant’ın sanat anlayışına baktığımızda ilk başta da ifade ettiğim gibi Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde, estetik alanına ilişkin beğeni yargısını uygular.

Kant, güzelliğin nesnede olduğu, sanat yapıtının doğaya gizlenmiş bir nesne olarak kabul eden Rönesans anlayışına karşı çıkar. Çünkü Kant özneyi merkeze koyar. Bir başka deyişle Kant’a göre güzellik öznededir.[9] Estetik deneyimde Aydınlanma’ya özgü bir dönüşüm vardır. Modern sanatın felsefi temeli estetik deneyimi mümkün kılan düşünsel tutumdur. Modern estettik deneyimde iki şey söz konusudur. Bunlardan biri incelmiş ve entelektüelleşmiş zevk iken diğeri kayıtsız bir seyir idealidir.

Kant için sanat, sanki bir oyun gibi, kendi için hoş olan bir uğraştır.[10] Yani sanat özgürdür. Bu özellik onu özgür kıldığı için Kant, ‘güzel sanatı’, ‘özgür sanat’ olarak adlandırır. Kant’a göre, güzel sanatların ayırt edici özelliği, ‘özgür sanat’ olmasıdır. Ayrıca güzel sanat, ruhu düşüncelere uyumlu hale getirir.

Kant’ın sanat ve estetik üzerine anlayışına baktıktan sonra Kant’tan sonra gelen Alman İdealizmi’nin üyelerinden Hegel’in sanat üzerine görüşlerine değinmek yerinde olacaktır. Hegel’de estetik kavramının içine giren güzelliği Estetik Üzerine Dersler eserinde şöyle tanımlanır: “Tinin dışlaşarak, nesnelleşerek duyular dünyasında görünüşe çıkmasıdır.”[11] Bu düşünce, eserinin ilk bölümünü oluşturur.  ‘Güzel’, idenin ya da Geist’ın duyusal bir görüş kazanması olup bu ide soyut bir evrensellik olarak değil,  kendi içinde soyutu bulunduran ve gerçeğin somut bir idealitesi olarak duyusal alanda kendisini ortaya koyan canlı hakikat ve yaşam olarak tüm canlıları etkileyip uyaran, onları harekete geçiren bir –ide-dir.

Hegel’e göre güzellik, hakiki gerçekliğini sanat alanında kazanır. Hegel için sanat doğanın taklidi değildir. Kant gibi Hegel de özneye dönmüş olup sanatı özne üzerine yerleştirir ve hatta sanat kaynağını duyusal formlarla, yani öznenin kendi kişisel duyusal alanıyla kendine özgü bir uyum ve ruh kazandığı ideal bir dünyanın yaratısıdır. Bir başka deyişle gerçeklikle ideal olan kendi içinde kaynaştırılır.

Hegel’in Kant’tan aldığı felsefi düşünce kadar ondan ayrıldığı noktalar da vardır. Bu noktalardan bir tanesinde Kant için güzel ve sanat hakkında bir bilim olamayıp sadece onlar hakkında eleştiriler yapılabileceği düşüncesi yer alırken bir diğerinde Hegel için sanatın, tinin en üstün formu olmaktan uzak bulunduğundan dolayı yetkinliğine ancak bilim içinde kavuşacağı düşüncesi yer alır.
Hegel’in estetik tanımına döndüğümüzde estetik, konu olarak güzelin geniş imparatorluğuna sahiptir. Ayrıca bu bilime en iyi uyan ifadeyi kullanmak gerekirse sanat felsefesi ya da güzel sanatlar felsefesi demek uygun düşer. En başta güzel ve sanat hakkında veya sanatın ne’liği hakkında birçok konu tartışılmıştı, bazı kuramlar yer almıştı. Dolayısıyla bu tartışmalar Hegel döneminde de devam etmiştir. Sanatın bir görünüş mü yoksa bir yanılsama mı olduğu soruları cevaplarını bulmak üzere kitaplara bir nakış gibi işlenmiştir.

Ayrıca ele alınan bir başka soru ise “Sanat bir bilgi midir?” sorusudur. Bu soru Antik Yunan felsefesinde Platon’un ilk başlarda sözünü ettiğim İon eserinde ele alınmaktadır. Bundan dolayıdır ki Platon sanata bilgiyle yaklaşmaktadır. Hegel ise Antik Yunan düşüncesinden farkı olarak sanat yapıtının kendisini dışsal bir nesne olarak görünüşe sunduğunu ve bunu aracısız bir belirlenim ile kendisine rengini, biçimini, sesini veren duyusal bireysellik ile olduğunu ifade etmiştir.[12]

Sonuç olarak sanat üzerine yolculuğumuza Antik Yunan düşüncesinden yola çıkmış bulunup 19. yüzyıl düşünürlerinden Kant’ın yanına uğradık ve ardından Hegel’in estetik görüşlerine değindik. Şimdi ise kısaca günümüzde sanatın yerine ve ne’liğine değinecek olursak geçmişten bugüne kadar sanatın tanımının hala muallak içinde olduğu, kesin bir tanımının yapılamadığı görülmektedir.

Günümüzde bir muzun duvara asılıp sanat olduğunu da ifade edenler yer almaktadır. Sanat eğer böyle bir şeyse o halde basitçe şeyler bile sanat olup onu yapanlara da sanatçı mı denmelidir? Muzu duvara asmak mı sanat yoksa bu fikri ortaya koymak mı sanattır? Yanımda Platon olsa muhtemelen bana şunları söylerdi:

 “Ey yazar, bak başının üzerinde koca kainat! Muzu duvara asmak değil, bir uzmanlıktır sanat…”







KAYNAKÇA


-          Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü
-          Hakkı Hünler, Estetiğin Kısa Tarihi
-          Platon, İon
-          Platon, Büyük Hippias
-          Descartes, Meditasyonlar
-          Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi
-          G. W. F. Hegel- Eserlerinden Seçmeler




[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.748
[2] Hakkı Hünler, Estetiğin Kısa Tarihi
[3] Platon, İon, (Çev. Furkan Akderin), İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.41, 533 d 2
[4] Platon, İon, (Çev. Furkan Akderin), İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.43, 534 e 7
[5] Platon, İon, (Çev. Furkan Akderin),  İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.44, 535 a 7
[6] Platon, İon,(Çev. Furkan Akderin) İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.34, 530 c 4
[7] Platon, Büyük Hippias, (Çev. Furkan Akderin) İstanbul: Say Yayıncılık
[8] Descartes, Meditasyonlar, (Çev. Engin Sunar)Say Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.55
[9] Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, (Çev. Aziz Yardımlı), İdea Yayınları
[10] Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, (Çev. Aziz Yardımlı), İdea Yayınları
[11] G. W. F. Hegel Eserlerinden Seçmeler (Çev. Nejat Bozkurt), Sentez Yayıncılık, İstanbul, 2014, s.203
[12] G. W. F. Hegel Eserlerinden Seçmeler (Çev. Nejat Bozkurt), Sentez Yayıncılık, İstanbul, 2014, s.214

27 Şubat 2020 Perşembe

GÖZLERİN ÜÇÜ BEŞ GEÇE







Gözlerin üçü beş geçe
Bir harita çizimi gözlerin
Eli değmiş Pir-i Reis'in


Gözlerin bir ülke,
Gözlerin bir okyanus
Gözlerim bir yelken sadece üzerinde…

Gözlerin bir bilge,
Gözlerin Sokrates'in ağır adımları
Gözlerim gözlerini gözledikçe

Gözlerin memleket havası
El değmemiş bir çiçek
Ege’ye bakan dağlarda bir menekşe

Gözlerin kuş yuvası
Gözlerin iki yavru
Gözlerim ağzında yem taşıyan bir anne

Gözlerin bir sihir
Okuspokus, abra kadavra ve iksir
Gözlerim büyülenir gözlerine

Gözlerin üçü beş geçe
Gözlerin bir vatan
Gözlerim gözlerine sınırlı bir ülke…

16 Şubat 2020 Pazar

ARİSTOTELES’İN 'POETİKA' VE SANATI ÜZERİNE




Aristoteles’in şiir sanatı üzerine yazdığı Poetika adlı eserini inceleyip, kendi Türk Edebiyatımızdaki sanatın ve şiirin yerinin nasıl olduğunu göstermek üzere bu makaleyi ele almış bulunuyorum. Şiir, romandan apayrı yer tutar. Şiir kimi insanı sakinleştirir, ruhunu okşar. Bazı kişileri hüzünlendirirken, bazı kişileri coşturur. Ayrıca şiir bizleri düşündürür, felsefi bir düşünce gerektirir.


Aristoteles, Poetika adlı eserinde taklidi, sanatı, şiiri ele almıştır. Sadece Aristoteles değil, Aristoteles’ten önce Platon da İon adlı eseriyle sanatı tartışır. Şimdi Aristoteles’in eserinden yola çıkarak şiire, sanata, taklide ve tüm bunların edebiyatımızdaki yerine bakalım.

POETİKA VE ESTETİK

Bize haz veya mutluluk veren şeyleri güzel diye ifade edebiliriz. Güzellik anlayışı bir beğeni gücü ile etkilenişin ürünleridir. İnsan herhangi bir eserin güzel olup olmadığını yorumlayabilmelidir. Sanata veya güzele olan eleştiri, eleştiricinin düşünme gücüyle mümkün olacaktır. Bu düşünce sanat felsefesinin sorularını ve izlerini içinde barındırır.

Estetiğe göre güzellik kavramı insanda heyecanı besleyen, heyecan uyandıran bir değerdir. Estetik hazın oluşması kişinin içinin kıpır kıpır olması anlamına gelmektedir. Yeri gelir kişinin içinde kelebekler uçuşur fakat o kelebekleri farkında olmadan öldürür insan.

Antik dönemde insanoğlunun düşünsel evrim sürecinden güç alan estetik düşünce, yorum ve yargıların nedenini araştıran başlıca düşünürler Platon ve Aristoteles olmuştur.

Platon’un bildiğimiz üzere Devlet diyaloğunda “mağara alegorisi” ve “bölünmüş çizgi analojisi” mevcuttur. Sanı dünyası ve düşünsel dünya da olduğunu ifade eder. Hatta Platon “iyi” ve “doğru” yargılarının arasına “güzel” yargısını da ekler. Platon için güzel, ulaşılması gereken bir idealdır. (1) Ayrıca günümüze bakınca her insan önüne gelen birçok şeyi güzel olarak nitelendiriyor. Bunu bu şekilde yapmayıp estetik olanı sorgularsak veya güzele ideal olarak bakarsak o güzelin güzelliği yani estetik tadı damağımızdan asla eksik olmayacaktır.

POETİKA VE SANAT

Sanatta ve edebiyatta önemli bir yer taşıyan Aristoteles’in Poetika adlı eseri şiire kaynaklık eden iki doğal nedenin ne olduğunu bize açıklar.

Birinci doğal özellik, insanın doğuştan taklit etme eğilimidir: yani yeni doğan bir bebek konuşmadan önce konuşmaya çalışır, ebeveynini taklit etmeye başlar. İkinci doğal özellik ise; insanın doğal olarak taklit karşısında aldığı hazdır. Aristoteles: “Öğrenmek sadece filozofların değil, diğer insanların da, daha az pay almakla birlikte, en çok haz aldığı şeydir.” (2) der.

Ancak bu iki doğal özellik de şiire özgü olmayıp, bütün taklitlerde ortaktır. İkinci nedende bahsetmiş olduğu haz, genel olarak taklit karşısında aldığımız haz değildir. Aristoteles, eserinde taklit için şu ifadeleri kullanır: “Taklit etme, insanlarda çocukluktan itibaren doğal olarak ortaya çıkar, insanları diğer hayvanlardan ayıran şey taklit etmeye en yatkın hayvan olmaları ve ilk öğrendiklerini taklit yoluyla öğrenmeleridir.” (3) Aristoteles’in ikinci doğal özellik diye nitelendirdiği şey “taklit araçlarıyla” ilgilidir. Taklit araçları sayesinde öbür taklitlerden ayrılan şiir, kendi içinde de ozanlara karakterlerine bağlı olarak “taklit nesneleri” ile türlere ayrışması olur.

Poetika’da şairin görevi, gerçekten olan şeyi değil, olabilir olan şeyi anlatmaktır. Aristoteles sanatı taklit ile ortaya koyar. Şiir nesneleri taklit ettiği nesneler bakımından 3’e ayrılır:

i)                    Taklit ettikleri nesneler
ii)                  Taklit araçları
iii)                Taklit yöntemleri

Bunların üçü de şiir türlerinin birbirinden ayrılmasının kriterleridir. Aristoteles; Poetika‘da şöyle söyler: “İzleyici veya okuyucu; ya bizden iyi ya bizden kötü ya da bize benzerdirler.” (4) Bunları da şöyle örnekler: “Polygnatos; daha güzel, Pauson; daha çirkin çizerdi. Düz yazı ya da şiirde ise; Homeros daha iyileri, Kleophon daha benzerleri ele alırdı.” (5)

Bunların yanında Aristoteles için sanat; insanda doğal bir evrim olarak gelişir. Şiir yazmamızın nedeni Aristoteles’e göre, yukarıda sözünü ettiğim bu iki doğal nedendir. Herkes taklit eder, taklitten hoşlanır. En nihayetinde okumayı bilmeden yazmayı veya küçükken büyükleri taklit ederek yürümeyi öğrendik.

Aristoteles’te taklit etme araçları mevcuttur. Taklit etme araçlarını; öykü, karakter, düşünce, dil, ezgi, sahne olarak sıralar ve tüm bunları bölüm bölüm işler. Aristoteles, tragedyaya baktığında tragedyanın amacı, duygulardan arınmadır. Sanatın amacını da ahlaki mutluluk olarak görür.

Bu noktada Platon’un İon eserine dikkat çekmek yerinde olacaktır. Şairin görevi Platon’a göre, insanlara bir şeyler öğretmek ve insanların eş seçerken nelere dikkat etmeleri gerektiğidir. Bunun sonucunda, Platon şairleri zanaatı icra eden Sofistler olarak değerlendirir. İon diyaloğunda: “Rhapsodlar, şairlerin tercümanıdır.” (6) İon’un Homeros konusunda iyi konuşmasının sebebi: “Sanat değil ilahi güçtür.” (7) Yani ilahi güce bağlanmıştır.

Platon “mimesis” kavramını çeşitli diyaloglarında kullanmıştır. Platon’a göre nesnelere verdiğimiz isimler birer taklittir. (8) Platon “mimesis” kavramını tam taklit olarak ifade eder. Platon’un Devlet, Şölen gibi eserlerinde de sanatı ele alır. Tam olarak bu noktada Platon’un Devlet eserinin Üçüncü kitabına değinmek yerinde olacaktır. Platon: “Şair bize başkalarının söylediği sözleri, bu sözlerin nerede, nasıl söylendiğini anlattığı zaman yaptığı iş bir anlatmadır sadece. Ama şair bu sözleri söylerken, kendisi değil, bir başkasıymış gibi davranırsa, nedir o zaman yaptığı şey? Bir başkasının yerine geçmek, sözünü bir başkasının kişiliğine elinden geldiği kadar uydurmak değil mi? Peki, bir insan sesini, davranışını bir başkasına uydurmaya çalıştı mı ne yapmış olur? Benzemek istediği kimseyi taklit etmiş olmaz mı? Demek ki Homeros da, bütün şairler de anlatmalarında taklide başvururlar.” der. (9) Platon’un bu sözleriyle sanatı tartıştığını ve mimesis’in bir anlatma aracı olduğunu göstermek istemiştir. Mimesis’in varlığında, özünde aldatmaca ve sandırmaca vardır. (10) Platon, Devlet’in Onuncu kitabında bu özelliği ele almış bulunur.    
   
Önemli olan şey her iki filozofta da ne anlamda kullanıldığıdır. Burada taklit yaratıcılığı barındırıyor mu sorusu akla düşer. Aristoteles’te Poetika ’da “mimesis” kavramına yer verir. Aristoteles’te taklit basitçe bir başkasının yaptığını yapmak olarak ya da bir muhabbet kuşunun ya da papağanın insan sesini taklit ederek konuşması şeklinde yer almaz. Aristoteles’in “mimesis” veya “taklit” dediği şey yaratıcılığı içinde barındıran taklittir. Fakat Platon’da taklit daha çok diğerini öykünme şeklinde gözükmektedir.

Herhangi bir şairin dizesini okuyunca içimizde sakinlik ya da huzur hissedebiliriz. Her dize şairinden bir şeyler barındırır. O şeyi yalnızca gönül gözü ile bakıp, okuyabilenler görebilir.

Aristoteles’te şairin görevi; olabilirliği ortaya koymaktır. Türk edebiyatının nasıl başladığı hangi dönemlerden geçtiğini az çok bilmek mümkündür. Peki, edebiyatımızda “poetik” anlamda şiirin niteliği ve şairler nasıldırlar, taklit var mıdır?

TÜRK EDEBİYATI VE POETİKA

Türk edebiyatında son yarım yüzyılda kullanılmaya başlayan ve daha çok şairlerin şiir anlayışının belirtmek için kullanılan “poetik” sözcüğünün edebiyatımızdaki varlığı çok eski olmamakla beraber, “poetik” olarak tanımlayabileceğimiz metinlerin varlığı daha eskiye dayanır.

·         * Divan Edebiyatı

Uzun yıllara dayanan köklü bir gelenek oluşturan Divan edebiyatı, bir şiir edebiyatı olarak görülürdü fakat şiir üzerine kaleme alınan yazıların azlığı çok dikkat çekiciydi. Divan edebiyatında yoğun Arapça, Farsça kelimeler kullanılıp; kaşlar kalem, kirpikler bir ok, dudaklar ise kiraza benzetilirdi. Eski edebiyatın estetik dünyasını kendine has sistemi içerisinde oluşturan şairler duygularını hayal sistemi içerisinde ifade etmekteydiler. Hayali bir sevgili oluşturup o hayale şiirler yazarlardı.

Divan edebiyatında acı çekmek bir mutluluktu. Çünkü hayallerindeki sevgiliden gelen şey her ne olursa olsun o dönemin şairleri için yaşama sebebiydi. Aristoteles’te olan sanattaki taklit anlayışı Divan’da pek söz konusu değildir. Şairler sürekli hayali sevgiliye övgü temalı şiirler yazmışlardır. Bir örnek verecek olursak; sevgilinin hilâl kaşı âşıklar için bayram ayıdır. Bayram ayı geldiği halde ortalarda görülmeyen sevgiliye Âhmed Paşa:

“Eyyam-ı mâh-ı ıyddurebrü-nüma ol sanem
Hengam-ı büy-ı’uddurgîsü-güşa ol ey sanem”
(11)

beyiti ile; “Artık hilâl kaşını göster de bayram başlasın” demiştir.

·         * Tanzimat Dönemi

Edebiyatımız yönünü Batı’ya çevirmesiyle birlikte diğer türler gibi şiir de yenileştirilmesi gereken bir tür olmuştur. Divan’da kalan ağır dilin yerini saf ve yalınlığa bırakmıştır. Yenileşen şiir, üzerine düşünülen ve tartışılan bir tür haline gelmiştir.

Türk edebiyatında, Tanzimat Devri, Fransız edebiyatını örnek alarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemin sanatçıları, “Batılı gibi düşünmüş, Doğulu gibi yaşamışlardır.” (12) Vatan, millet, hak, hukuk konuları dönemin şairleri olan; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa tarafından işlenmiştir. Batı’dan yapılan çevirilerle birlikte sanatçılar yeni kavramları da öğrenmişlerdir. Tanzimat devrinde, Namık Kemal Fransa’ya giden bir şairdir. İşte tam bu noktada Aristoteles’in Poetika adlı eserinde de sözünü ettiği sanatta taklit başlamıştır ve bu taklit olumlu anlamda yer almıştır.
Bir örnekten hareketle; Namık Kemal, “Hürriyet Kasidesi” ‘nde:

“Ne gam pür-ateş-i hevl olsa da gavga-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydan-ı gayretten”
(13) der.

Burada şair Batı’dan aldığı ‘hürriyet’ kelimesini de kullanır ve bunun yanında tarih duygusu, hürriyet aşkı ve ferdi kahramanlık da mevcuttur.

·         * Fecri-ati ve Servet-i Fünun Dönemi

Fecri-ati Dönemi’nde topluluğun en önemli ismi modern şiirin kurucusu olan Ahmet Haşim’dir. Ahmet Haşim’in başlıca poetik kabul edeceğimiz şiirleri ve yazıları mevcuttur. Hemen ardından Servet-i Fünun döneminin ünlü şairi Tevfik Fikret, poetik metinleri arasında sembolizm üzerine yazdığı yazılarda oldukça dikkat çekicidir. Tevfik Fikret, ”Haluk’un Amentüsü” adlı manzumesinde; insanlar arasındaki kardeşliğe ve dünya birliğine seslenir. Eserindeki bir beyitte şair, hülyayı hakikate tercihini şöyle ifade eder:

“Evet, hakikati hülyaya hep feda ederim,
Zaman olur ki vücudumdan ayrılır giderim.”
(14)

Tanzimat sonrasında, Türk şiiri, Batı etkisinde kaldığı şiirlerin üzerinden çok zaman geçmiş olmasına karşın poetik anlamda şiir niteliğinde, oldukça önemli bir birikime ulaşmıştır. Sanki Descartes’ın ruh-beden ikilemini andırırcasına bir söylem söz konusudur.

·         * Milli Edebiyat Ve İkinci Yeniciler

Milli edebiyat döneminde, dönemin şairleri dönemin koşullarını ve yaşadıklarını yazarlar. Bu dönemde ulusçuluk ön planda olup, hemen ardından İkinci Yeniciler ortaya çıkmıştır. İkinci Yenicilere ait olan şiir akımının genel özelliklerinde; şiiri diğer sanatlarla yakın ilişkiye sokmuşturlar. Cemal Süreyya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan dönemin şairleridir. Burada da yine örnekle yola çıkıyorum. Turgut Uyar bir filozof edasıyla şu dizeleri yazar:

“İkimiz birden sevinebiliriz,
 Göğe bakalım…”
(15)

Bu dizede anladığımız şey; şair muhatabı olan kadınla birlikte bir saadet arayışındadır. Ama bu saadet “evsiz”dir. Şiirin devamı şu şekildedir:

“Bu evleri atla, bu evleri de, bunları da
 Göğe bakalım…”

Burada evler, sokakları karanlık kılmıştır. Oysa şair gökyüzüne bakmaya çağırmaktadır.  Gök şairde apayrı ve kozmolojik bir yer etmiştir. Gök umudun, özgürlüğün sembolüdür. Özgürlük sonsuzluk anlamına gelir. İkimiz birden özgür olabiliriz, sonsuz olabiliriz demek istenmiştir. Şair bu dizeleri söylerken insanın özgürlüğünü sınırlayıcı kılmamıştır.  

Sonuç olarak, edebiyatımızda dönemlerimizi, şairlerimizi, şairlerin şiirinin nasıl yer ettiğini görmüş bulunuyoruz. Şairin görevi, Aristoteles’in eseri olan Poetika‘sında; olanı değil olabilir olan şeyi anlatmaktı. Aristoteles’te sanat taklittir ve bu taklit basit bir şekilde öykünme değil, zihinsel yaratıcı bir eylemdir. Bizim edebiyatımızda da olumlu anlamda Batı’ya olan taklit,  oldukça dikkat çekmiştir ve edebiyatımızda şiir insanın ruhunu etkileyen şeydir. Elbette ki şiirin hamuru insandır. Benim için şiir bambaşka bir şey ifade eder. Yaşanmışlığı, kaleme alıp kelime kelime beyaz kâğıtlara dökmek, insanın kalbine işlemek zor iştir.

Herkes şiir yazabilir mi diye bir soru sorulduğunda şu şekilde cevap vermem mümkün olacaktır: Şiir yazmak için insanı anlamak gerekir. İnsanı anlamayan şiir yazamaz, yazsa da hep bir şey eksik kalır. Şiir yazmak çiçeğe benzer. Çiçek sulanır; şiir, onun yapı taşı olan kelimelerle yaratılır. Çiçeğe bakmazsanız ölür gider, şiire bakmazsanız varlığını yitirir. Çiçeğin kokusunu içimize çektiğimiz gibi şiirden haz almak da bir nevi mısraları içimize çekmektir.

Şair şiirin yaşaması için her gün ölür, dizelere gömülür…


Barış ÇOKAZ
Parrhesia Dergisi, 9. Sayı, 2019

Dipnotlar:

(1): Cevad Memduh Altar, s.13
(2): Aristoteles, s.9 (1448b 13)
(3): Aristoteles,  s.9, (1448b 6)
(4): Aristoteles, s.5, (1448a 5)
(5): Aristoteles, s.5, (1448a 5)
(6): Platon, s.34, (530c 4)
(7): Platon, s.40, (532e 4)
(8): İsmail Tunalı, s.76
(9): Platon, s.83, (393 b,c)
(10): İsmail Tunalı, s.79
(11): Mehmet Akkaya, s.8
(12): Hüseyin Tuncer, s.23
(13): Mehmet Kaplan, s.39
(14): Mehmet Kaplan, s.190
(15): Turgut Uyar, s.27


KAYNAKÇA

·        *  Aristoteles, Poetika, (Çev. Ari ÇOKONA-Ömer AYGÜN), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017
·        *  Platon, İon, (Çev. Furkan AKDERİN), İstanbul: Say Yayınları, 2010
·   * Platon, Devlet, (Çev. Sabahattin EYÜBOĞLU-M. Ali CİMCOZ), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017
·        *  TUNALI İsmail, Grek Estetik’i, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1983
·        *  AKKAYA Mehmet, Eski Türk Edebiyatı
·        *  ALTAR Memduh Cevad, Sanat Felsefesi Üzerine, Pan Yayıncılık, 2013
·         * TUNCER Hüseyin, (2015), Tanzimat Devri Türk Edebiyatı, 2015
·         * KAPLAN Mehmet, (2017), Şiir Tahlilleri, Dergâh Yayınları, 2017
·        *  UYAR Turgut, (2002), Dünyanın En Güzel Arabistan’ı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002


WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...