aristoteles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aristoteles etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2020 Pazar

ANTİK YUNAN’DA RUH GÖÇÜ: REENKARNASYON





İnsan üzerine yapılan tartışmalar günümüze kadar süren ve aynı zamanda felsefenin temel problemlerindendir. Fizyolojik ya da biyolojik açıdan bakınca insanda var olduğu söylenen ruhsal taraf hem dinlerin hem de felsefenin dikkatini çekmiştir. İnsanın bir bedene sahip olduğu kehribarın içinde barındırdığı renk kadar açıktır. Bu noktada ruh ve beden üzerine sorulan sorular, tespih taşları gibi yan yana dizilip akıllarda belirir: Peki, ruh gerçekten var mıdır ya da insanda gerçekten bedenden farklı ayrı bir töz var mıdır? Bu ve benzeri soruların aklımızda dizilişi sınırsız olarak yer alır.

Bu makalemde Antik Yunan felsefesinden hareketle ruhu, ruh göçünü ya da reenkarnasyonu kaleme aldım... Makalemi kaleme alırken, oldukça basit bir şekilde ifade edecek olursam ruhun bedenden ayrılması olarak ifade edilen ölüm sonrası ruhun durumunu Antik Yunan filozoflarından hareketle açıklamayı amaçladım. Reenkarnasyon üzerine düşünceler evrende bulunan yıldızlar gibi sonsuz niteliktedir. Koyulu açıklı Antik Yunan kıyılarında yaşayan kimi büyük filozoflar ruh göçüne ya da tekrar yeniden doğuşa inanırken kimi büyük filozoflarsa bu görüşü reddetmektedir. İslam felsefesinde reenkarnasyona da karşı çıkan düşünürler olmuştur. Reenkarnasyon kavramı yerini “tenasüh” kavramına bıraksa da aslında ikisi aynı anlama gelmektedir. Kelimelerimi Antik Yunan sınırları içerisinde sayfalara döküp Antik Yunan dünyasına doğru ruh göçü yapmaya başlamak ve ruhun ne olduğunu kavramak yerinde olacaktır.

Antik Yunan Felsefesinde “Ruh” ve “Yeniden Doğuş”

Reenkarnasyon din felsefesini de içine alan köklü bir çiçektir. Bazı felsefi görüşler ya da felsefi nitelikler vardır ve bunlara göre ölümden sonra yaşam yoktur. Oysa bu düşünceler diyalektikten veya dolayımdan uzaktırlar. Ölüm söz konusu ise yaşam da vardır. Ölümden bağımsız yaşam düşünülemez. Bunu düşünmemeyi düşünmek için diyalektikten uzak olmak gerekir… Yaşam tamamen bu dünyadan ibarettir. Yani tıpkı kahverengi bir toprağın üzerinde açmış bir ıhlamur gibi doğarız, kimileri gözyaşlarıyla sular ardından büyürüz ve sonunda sonbaharda yaprak döker ya da kökten kesilip ölürüz. Reenkarnasyon din felsefesini de içine alan köklü bir çiçektir bunu da göz ardı ederiz. Bu konuya farklı pencereden bakan düşünürlerin görüşlerinde beden toprakta yok olup gidecektir ve sadece ruh varlığını devam ettirecektir.

Çağdaş düşüncelerde reenkarnasyon daha çok Uzakdoğu dinlerinin etkisiyle günümüzde sıkça tartışma haline gelmiştir. Kur’an-ı Kerim’de de ruh göçü ifade edilmeye çalışılmıştır. Peki, söz konusu olan ruh nedir? Yunan felsefesinde özellikle insan felsefesi üzerinde duran Sokrates’te bulunan bir terim vardır. Bu terim psykhe terimidir. Antik Yunan felsefesinde yer eden bu terim ruh, zihin anlamına gelir. Canlılığı, canlı olma ilkesini ve daha sonrada yaşam ilkesini göstermektedir. Psykhe özellikle Sokrates ile birlikte başlayarak bilincin, zihnin aynı zamanda ahlaki kişiliğin bulunduğu yere de karşılık gelir. Ruhun ilk anlamlarından biri; [Latince. anima, lng. soul, Fra. âme] Bir kimsenin tinsel etkinliğinin ve çok çeşitli bilinç hallerinin merkezi, o kişinin benliğini meydana getiren entelektüel yetilerinin tümüdür. Diğer anlamı ise bedeni harekete geçiren aktif ilke, pasif ve cansız olan beden üzerinde bulunan güçtür.[1] Dolayısıyla buradan hareketle baktığımızda bedene hareket veren şey ruhun kendisidir. Ruhsuz bir beden koparılan bir papatyaya eş değerdir. Ruh, bedenden çıkınca beden ölür, topraktan koparılan papatya da yapraklarıyla ölüme yas tutar…
Ruh göçüne baktığımızda ise [Osm. tenâsuh, lng. metempsychose], insan ruhunun ölümsüz olduğunu, dolayısıyla beden ölünce ruhun yaşayıp başka bir varlığa geçtiğini ve bireysel olan ruhun bir bedene can vereceğini savunan öğretiye basitçe ruh göçü denilir. İnsan üzerinde olan iki bileşenden biri ruh, diğeri beden olarak yer eder. Bu iki bileşen arasındaki en temel olan ruhtur. Ruh, insanın gerçek özünü meydana getiren bileşendir. Söz konusu olan ruh göçü anlayışına göre insanın mutluluğunun temelde ruhta aranması gerekir.[2] Dolayısıyla ruh göçü için mutluluğun olması açıktır. Peki, ruh kavramı Antik Yunan içerisinde neler ifade ediyordu ve hangi düşünürler ruh kavramı üzerinde durdular?

İlkin Pythagoras’ın ruh anlayışına baktığımızda o, ruh göçü inancının savunuculuğunu yapmıştır. Söz konusu olan bu inanç aslında Yunan’da doğmamıştır. Bilindiği kadarıyla Uzakdoğu’dan Antik Yunan’a kadar sıçramıştır. En nihayetinde ruh göçü düşüncesinin anavatanı Hindistan’dır.[3] Pythagorasçıların önce dinle ilişkilendirdikleri ve ardından daha sonra felsefi bir problem ya da felsefi düşünce gerektirdiği kanısına vardıkları ruh göçü daha eskilerde şu şekilde ifade edilmekteydi: “Derler ki bir zorunluluğun öngördüğü bir döngüyle, ruhun canlılardan kâh birinin kâh öbürünün içine girdiği ortaya koyan ilk düşünür oymuş. Onun hakkında söyledikleri de şöyle: - Bir gün sopa ile dövülen bir eniğin yanından geçerken ona acımış ve şöyle demiş: Dur, vurma! Çünkü o sevdiğim bir adamın ruhu, bağrışını duyunca onu tanıdım…”[4] Tüm bunlar dışında Pythagorasçıların ruh göçü anlayışı da Platon’u derinden etkilemiştir. İnsanın mutluluğunun ruhta aranması gerektiğini savunan Pythagorasçılara göre, ruhun bedenle olan ilişkisi ruhun özünü kirletir. Ruh, söz konusu olan beden ile ilişkisine bu dünyada yaptığı iyilik ya da kötülüklere bağlı olarak tanrısal alana yükselinceye dek bir doğuş çemberinin içerisinde olur. İnsan öldükten sonra değer bakımında kendisinden daha aşağı ya da daha yüksek varlıklara göç eder…

Pythagoras dışında Empedokles, Demokritos, Anaksagoras gibi Antik Yunan doğa filozofları da ruh üzerine görüşlerini ortaya koymuşlardır. Empedokles dört ana maddeden hareketle yola çıkmış ve bu yolda ruh ve ruh göçüne ilişkin düşünceler ortaya koymuştur. Demokritos ise ruh görüşünü ortaya koyarken atomlar ile ilişkilendirmiştir.

Doğa filozoflarının içinde yer alan doğa felsefesinde çıkıp insan felsefesine doğru düşünce göçü ettiğimizde karşımıza ilk büyük isim olarak Sokrates’in çıktığını görmekteyiz. Sokrates hiçbirimiz birinci kaynaklardan bilemiyoruz. Öyle ki Sokrates, arkasında yazılı eserler bırakmadı ve öğrenciler ile Yunan kıyılarında ya da büyük bir merdivenin tutamağında bulunan çatlak gibi çatlamış Atina sokaklarında sohbetler ediyordu. Bundan hem öğrencileri hem de kendisi çok zevk alıyordu. Sorgulamayı asla kesmiyordu ve sorgulanmamış bir hayatı yaşamaya değer bulmuyordu. Arkasında yazılı eser bırakmamış olsa da biz Sokrates’i öğrencisi Platon’dan hareketle daha iyi tanıyabiliriz. Platon, Phaidon adlı diyaloğunda Sokrates’i konuşturur, ruh hakkında görüşler ortaya koyan kişi de Sokrates olmuştur. Diyalogda açıkça görülür ki ruh bedene hâkimdir ve bu gerçekleşince mutluluğa ulaşılır. Platon diyalogda ölümden sonrası yaşamı anlamlı bulur ve şöyle yazar: “Ancak ölüm buradan başka bir yere bir tür göç ise ve anlatılan doğruysa ve bütün ölüler orada bir araya geliyorsa bundan daha büyük bir iyi olabilir mi siz hakimler?”[5] Bunu diyen Sokrates en nihayetinde Tanrısallığı çağrıştıran “Daimon” adını verdiği evrensel bir ruha, ruhun bireyselliğine ve ölümden sonra yaşama inanmakta olduğu açıktır.

Platon’da “Ruh” ve “Reenkarnasyon”

Platon’un ruh anlayışını “İdealar Kuramından” hareketle incelemek yerinde bir yaklaşım olacaktır. Öyle ki Platon’un ruh görüşü Devlet adlı eserinde gökyüzünde parlayan bir yıldız kadar parlar. Ruh ile devlet arasında ki benzerlik üzerinde yoğunlaşır. Ruhun parçaları iştiha, tin ya da gönül ve akıldır. Susuzluk örneğini, karşıtlar ilkesine uygun olarak iştiha ve aklı birbirinden ayırmak için kullanan Platon, iştihayı oldukça aşağı bir şey olarak tanımlar.[6]

Platon’a göre, ruhun en yüksek olan ve en yüce parçası akıldır. İşte bu noktada bireyin daha büyük veya bütünsel iyiliğini gözetmesi bakımından iştihayla karşı karşıya getirir. Platon’un başlangıçta ruhun ölçüp biçen, hesap yapan enine boyuna düşünen tartan olarak tanımlanan kısım ruhun iyiliğini gözeten kısımdır. Üçüncü parça ise, akıl ile iştiha arasındaki tindir. Bir başka deyişle gönüldür. Platon onu Devlet adlı eserinin başlangıcında, insandaki öfke duyan parça olarak tanımlar.[7] Buradan da anlaşılacağı üzere tutkular veya duygular kimi zaman öfke tarafından harekete geçirilebilirler. Üç parçalı ruh anlayışını böyle açıklayan Platon, daha sonrasında bu parçalar arasındaki erdemi meydana getiren doğru ilişkileri betimlemeye, erdem anlayışının ayrıntılarını ortaya koymaya geçmektedir. Platon’un erdem anlayışının belirleyiciliği Sokratik döneme kadar dayandırılabilinir.

Platon’un ruh görüşünün ayrımından sonra ruh göçü anlayışına bakmak doğru ve yarar sağlayacaktır. Öyle ki Platon, ruh göçüne veya reenkarnasyona inanır.  Ruhun ölümsüzlüğüne inan Platon, dünyaya gelmeden önce ruhun bir hayatı olduğunu düşünmektedir. Biz bu düşünceye nereden ulaşıyoruz? Elbette ki, Platon’un Phaidros, Timaios eserlerinden hareketle düşünce yolumuza çıkıyoruz. Platon, Timaios eserinde ruhu: “Ruhun nasıl yaratıldığına, ruhun bölünemeyen her zaman aynı kalan ve tözle cisimlerde bulunan olarak”[8] ele alır.

Platon’a göre ruh, yer ile gök arasına ölümsüz bir doğaya sahipken, beden ölüme yas tutan bir varlık olarak yer eder. Ruh baharda bir yaprak ise, beden sonbahardaki dökülen yapraktır… Dolayısıyla Platon’un ruh görüşünden ve diyaloglarından hareketle bildiğimiz tek bir şey vardır ki, o da Platon’un hem ölümden sonrası bedensel bir yaşamı hem de reenkarnasyonu görmekteyiz…

Aristoteles’te “Ruh” ve “Reenkarnasyon”

Platon her ne kadar reenkarnasyona inansa da Aristoteles reenkarnasyona bir o kadar uzaktır. Aristoteles’in ruh görüşünde var oluşun temeli ya da varlığın anlamı madde ve formdan meydana gelmektedir. Ona göre varlık, maddede gerçekleşen formdur. Aristoteles’in Metafizik adlı eserinde felsefesinin temel yapı taşlarını tikeller ya da duyulur ve hissedilir şeyler oluşturmaktadır.

Aristoteles’in metafiziksel düşüncesi ontolojisinin temeli ve parçasıdır. Ruh üzerine görüşlerini Ruh Üzerine eserinde bizlere sunan Aristoteles, burada ruhun konusunu inceler. Çünkü Antik Yunan’da hocası Platon’un ruh üzerine görüşlerini gördü ve hocası ile aynı yolda ilerlerken bir noktada hocasından ayrıldı. Aristoteles’in ruh anlayışı günümüzden bambaşka bir şekilde yer etmiştir. Onun psikolojiden çok fizyolojik olarak ruh görüşü ortaya çıkar.

Aristoteles, Ruh Üzerine eserinde ruhun konusu ile ilgili yöntemsel bir takım zorlukları vurgulamıştır. O, şöyle yazar: “Ruhun bilinmesi, tüm gerçeğin incelenmesine ve özellikle tabiat bilimine önemli bir katkıda bulunur gibidir. Çünkü ruh, sonuçta hayvanların ilkesidir.”[9] Girişi bu cümle ile yapan Aristoteles, kelimeleri bir yıldız gibi ruh üzerine kaydırdıktan sonra ikinci bölümde ruhun tanımı ve üzerinde durur. Son bölümde ise insani ruhun zeka ve bilişsellik gibi eylemlerin de üzerinde durur…
Aristoteles’in düşüncelerinden hareketle anlaşıldığı kadarıyla ruhun madde ile ilişkisi de ön plana çıkmaktadır. Ruh ve bedeni birbirinin tamamlayıcısı olarak görmektedir. Aynı zamanda Aristoteles, ruhu organizmaya canlılık veren ilke olarak ifade etmektedir.

Aristoteles’in reenkarne üzerine düşüncesine gelecek olursak; elbette Aristoteles Ruh Üzerine adlı eserinde kendisinden önceki düşünürlerin ruh üzerine düşüncelerini ele almış tartışmıştır. Aristoteles, Pisagorcu felsefeden, Platoncu felsefeye kadar ruh üzerine tartışmıştır.

Bilindiği üzere Aristoteles’te madde ve form büyük yer tutar. Ona göre, cisimlerin hepsi madde ve formdan meydana gelirler. Aristoteles, madde ve formu birbirleri ile ilişkileri bakımından ele alır. Madde, formu kabul eden şeydir. Dolayısıyla bir şeyin maddesi de onun formudur. Her beden kendine özgü bir biçim ve şekle sahiptir. Aristoteles’in metafiziğinin içinde yer alan ruha baktığımızda açıkça şunu ifade edebiliriz: Maddesel cevher veya töz olan bedenin formu olan ruh insanın insan olarak en temel bir şekilde var olmasını sağlayan ilkedir.

Aristoteles’e göre ruh bedene ait ola bir şeydir. Ruhun duran yapısı ve hareketi Aristoteles’in ruh düşüncesine önemli bir yer almıştır. Ruh ve bedenin birlikteliğinin doğal olarak sonucu biri hareket ettirir diğeri hareket eder. Biri etkiler, diğeri ise etkilenir.[10]  Aristoteles’e göre, bedeni ruhtan başka hareket ettiren bir şey varsa bu aynı zamanda ruhu da hareket ettir. Dolayısıyla ruh ile beden birbirinden bağımsız değildir.

Sonuç olarak baktığımızda Platon’un felsefesinde ruh görüşü ve reenkarnasyon anlayışı açıktır. Berrak bir şelalenin içinde yer eden su gibi açıkça görülür Platon’un reenkarne anlayışı… Antik Yunun diğer büyük ismi olan Aristoteles’te ise reenkarnasyon reddi mevcuttur. En nihayetinde beden ruhtan ayrılmaz. Dolayısıyla buradan hareketle ruh göçü Aristoteles’e göre aykırı kalır. Aristoteles’in ruh-beden ilişkisi madde ve form ilişkisine benzetildiğinde dolayı maddenin yok olmasıyla birlikte ona bağlı bir form olarak yer eden ruhta yok olacağı düşünülmektedir.

Ruh göçüne kimi insanlar inanmakta, kimi insanlar saçma bulmaktadır. Bu konuyu Platon’un penceresinden baktığımda belki de Antik Yunan’dan veya modern düşünürlerden birinin ruhu (kesin olmamakla birlikte) bir başkasında hayat bulmuş olabilir. Fakat bu düşünceyi Aristoteles’in penceresinden ele aldığımızda böyle bir göç söz konusu asla değildir. Ruh beden ile birlikte vardır…
“Reenkarnasyon”, “ruh” ya da “ruh göçü” gibi terimleri basite almamak gerektiğini vurgulamam yerindedir. Aksi halde bu terimler üzerine sorgulamadıkça yaşantımız körelecek ve düşüncelerimiz bir yıldız gibi gökyüzümüzden kayıp gidecektir…





KAYNAKÇA
·         Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü
·         Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefe Tarihi
·         Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri
·         Platon, Devlet
·         Platon, Phaidon
·         Platon, Timaios
·         Aristoteles, Ruh Üzerine
·         Giovanni Scognamillo / Arif Arslan, Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Ruhçuluk ve Reenkarnasyon



[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.737
[2] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.738
[3] Ahmet Cevizci, İlkçağ Felsefe Tarihi, Asa Yayınları, Bursa, 2012, s.53
[4] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri (Çev. Candan Şentuna), İstanbul, YPK Yay. 2003, s.36
[5] Platon, Phaidon (Çev. Furkan Akderin), İstanbul, Say Yayınları, 2017
[6] Platon, Devlet, İstanbul, İş Bankası Yayınları, s.437b-439e
[7] Platon, Devlet, İstanbul, İş Bankası Yayınları, s.437b-439e
[8] Platon, Timaios, İstanbul, Say Yayınları, s.1997c
[9] Aristoteles, Ruh Üzerine, İstanbul, Pinhani Yayıncılık, s.2001a: 1
[10] Aristoteles, Ruh Üzerine, İstanbul, Pinhani Yayıncılık, s.2001a:38

16 Şubat 2020 Pazar

ARİSTOTELES’İN 'POETİKA' VE SANATI ÜZERİNE




Aristoteles’in şiir sanatı üzerine yazdığı Poetika adlı eserini inceleyip, kendi Türk Edebiyatımızdaki sanatın ve şiirin yerinin nasıl olduğunu göstermek üzere bu makaleyi ele almış bulunuyorum. Şiir, romandan apayrı yer tutar. Şiir kimi insanı sakinleştirir, ruhunu okşar. Bazı kişileri hüzünlendirirken, bazı kişileri coşturur. Ayrıca şiir bizleri düşündürür, felsefi bir düşünce gerektirir.


Aristoteles, Poetika adlı eserinde taklidi, sanatı, şiiri ele almıştır. Sadece Aristoteles değil, Aristoteles’ten önce Platon da İon adlı eseriyle sanatı tartışır. Şimdi Aristoteles’in eserinden yola çıkarak şiire, sanata, taklide ve tüm bunların edebiyatımızdaki yerine bakalım.

POETİKA VE ESTETİK

Bize haz veya mutluluk veren şeyleri güzel diye ifade edebiliriz. Güzellik anlayışı bir beğeni gücü ile etkilenişin ürünleridir. İnsan herhangi bir eserin güzel olup olmadığını yorumlayabilmelidir. Sanata veya güzele olan eleştiri, eleştiricinin düşünme gücüyle mümkün olacaktır. Bu düşünce sanat felsefesinin sorularını ve izlerini içinde barındırır.

Estetiğe göre güzellik kavramı insanda heyecanı besleyen, heyecan uyandıran bir değerdir. Estetik hazın oluşması kişinin içinin kıpır kıpır olması anlamına gelmektedir. Yeri gelir kişinin içinde kelebekler uçuşur fakat o kelebekleri farkında olmadan öldürür insan.

Antik dönemde insanoğlunun düşünsel evrim sürecinden güç alan estetik düşünce, yorum ve yargıların nedenini araştıran başlıca düşünürler Platon ve Aristoteles olmuştur.

Platon’un bildiğimiz üzere Devlet diyaloğunda “mağara alegorisi” ve “bölünmüş çizgi analojisi” mevcuttur. Sanı dünyası ve düşünsel dünya da olduğunu ifade eder. Hatta Platon “iyi” ve “doğru” yargılarının arasına “güzel” yargısını da ekler. Platon için güzel, ulaşılması gereken bir idealdır. (1) Ayrıca günümüze bakınca her insan önüne gelen birçok şeyi güzel olarak nitelendiriyor. Bunu bu şekilde yapmayıp estetik olanı sorgularsak veya güzele ideal olarak bakarsak o güzelin güzelliği yani estetik tadı damağımızdan asla eksik olmayacaktır.

POETİKA VE SANAT

Sanatta ve edebiyatta önemli bir yer taşıyan Aristoteles’in Poetika adlı eseri şiire kaynaklık eden iki doğal nedenin ne olduğunu bize açıklar.

Birinci doğal özellik, insanın doğuştan taklit etme eğilimidir: yani yeni doğan bir bebek konuşmadan önce konuşmaya çalışır, ebeveynini taklit etmeye başlar. İkinci doğal özellik ise; insanın doğal olarak taklit karşısında aldığı hazdır. Aristoteles: “Öğrenmek sadece filozofların değil, diğer insanların da, daha az pay almakla birlikte, en çok haz aldığı şeydir.” (2) der.

Ancak bu iki doğal özellik de şiire özgü olmayıp, bütün taklitlerde ortaktır. İkinci nedende bahsetmiş olduğu haz, genel olarak taklit karşısında aldığımız haz değildir. Aristoteles, eserinde taklit için şu ifadeleri kullanır: “Taklit etme, insanlarda çocukluktan itibaren doğal olarak ortaya çıkar, insanları diğer hayvanlardan ayıran şey taklit etmeye en yatkın hayvan olmaları ve ilk öğrendiklerini taklit yoluyla öğrenmeleridir.” (3) Aristoteles’in ikinci doğal özellik diye nitelendirdiği şey “taklit araçlarıyla” ilgilidir. Taklit araçları sayesinde öbür taklitlerden ayrılan şiir, kendi içinde de ozanlara karakterlerine bağlı olarak “taklit nesneleri” ile türlere ayrışması olur.

Poetika’da şairin görevi, gerçekten olan şeyi değil, olabilir olan şeyi anlatmaktır. Aristoteles sanatı taklit ile ortaya koyar. Şiir nesneleri taklit ettiği nesneler bakımından 3’e ayrılır:

i)                    Taklit ettikleri nesneler
ii)                  Taklit araçları
iii)                Taklit yöntemleri

Bunların üçü de şiir türlerinin birbirinden ayrılmasının kriterleridir. Aristoteles; Poetika‘da şöyle söyler: “İzleyici veya okuyucu; ya bizden iyi ya bizden kötü ya da bize benzerdirler.” (4) Bunları da şöyle örnekler: “Polygnatos; daha güzel, Pauson; daha çirkin çizerdi. Düz yazı ya da şiirde ise; Homeros daha iyileri, Kleophon daha benzerleri ele alırdı.” (5)

Bunların yanında Aristoteles için sanat; insanda doğal bir evrim olarak gelişir. Şiir yazmamızın nedeni Aristoteles’e göre, yukarıda sözünü ettiğim bu iki doğal nedendir. Herkes taklit eder, taklitten hoşlanır. En nihayetinde okumayı bilmeden yazmayı veya küçükken büyükleri taklit ederek yürümeyi öğrendik.

Aristoteles’te taklit etme araçları mevcuttur. Taklit etme araçlarını; öykü, karakter, düşünce, dil, ezgi, sahne olarak sıralar ve tüm bunları bölüm bölüm işler. Aristoteles, tragedyaya baktığında tragedyanın amacı, duygulardan arınmadır. Sanatın amacını da ahlaki mutluluk olarak görür.

Bu noktada Platon’un İon eserine dikkat çekmek yerinde olacaktır. Şairin görevi Platon’a göre, insanlara bir şeyler öğretmek ve insanların eş seçerken nelere dikkat etmeleri gerektiğidir. Bunun sonucunda, Platon şairleri zanaatı icra eden Sofistler olarak değerlendirir. İon diyaloğunda: “Rhapsodlar, şairlerin tercümanıdır.” (6) İon’un Homeros konusunda iyi konuşmasının sebebi: “Sanat değil ilahi güçtür.” (7) Yani ilahi güce bağlanmıştır.

Platon “mimesis” kavramını çeşitli diyaloglarında kullanmıştır. Platon’a göre nesnelere verdiğimiz isimler birer taklittir. (8) Platon “mimesis” kavramını tam taklit olarak ifade eder. Platon’un Devlet, Şölen gibi eserlerinde de sanatı ele alır. Tam olarak bu noktada Platon’un Devlet eserinin Üçüncü kitabına değinmek yerinde olacaktır. Platon: “Şair bize başkalarının söylediği sözleri, bu sözlerin nerede, nasıl söylendiğini anlattığı zaman yaptığı iş bir anlatmadır sadece. Ama şair bu sözleri söylerken, kendisi değil, bir başkasıymış gibi davranırsa, nedir o zaman yaptığı şey? Bir başkasının yerine geçmek, sözünü bir başkasının kişiliğine elinden geldiği kadar uydurmak değil mi? Peki, bir insan sesini, davranışını bir başkasına uydurmaya çalıştı mı ne yapmış olur? Benzemek istediği kimseyi taklit etmiş olmaz mı? Demek ki Homeros da, bütün şairler de anlatmalarında taklide başvururlar.” der. (9) Platon’un bu sözleriyle sanatı tartıştığını ve mimesis’in bir anlatma aracı olduğunu göstermek istemiştir. Mimesis’in varlığında, özünde aldatmaca ve sandırmaca vardır. (10) Platon, Devlet’in Onuncu kitabında bu özelliği ele almış bulunur.    
   
Önemli olan şey her iki filozofta da ne anlamda kullanıldığıdır. Burada taklit yaratıcılığı barındırıyor mu sorusu akla düşer. Aristoteles’te Poetika ’da “mimesis” kavramına yer verir. Aristoteles’te taklit basitçe bir başkasının yaptığını yapmak olarak ya da bir muhabbet kuşunun ya da papağanın insan sesini taklit ederek konuşması şeklinde yer almaz. Aristoteles’in “mimesis” veya “taklit” dediği şey yaratıcılığı içinde barındıran taklittir. Fakat Platon’da taklit daha çok diğerini öykünme şeklinde gözükmektedir.

Herhangi bir şairin dizesini okuyunca içimizde sakinlik ya da huzur hissedebiliriz. Her dize şairinden bir şeyler barındırır. O şeyi yalnızca gönül gözü ile bakıp, okuyabilenler görebilir.

Aristoteles’te şairin görevi; olabilirliği ortaya koymaktır. Türk edebiyatının nasıl başladığı hangi dönemlerden geçtiğini az çok bilmek mümkündür. Peki, edebiyatımızda “poetik” anlamda şiirin niteliği ve şairler nasıldırlar, taklit var mıdır?

TÜRK EDEBİYATI VE POETİKA

Türk edebiyatında son yarım yüzyılda kullanılmaya başlayan ve daha çok şairlerin şiir anlayışının belirtmek için kullanılan “poetik” sözcüğünün edebiyatımızdaki varlığı çok eski olmamakla beraber, “poetik” olarak tanımlayabileceğimiz metinlerin varlığı daha eskiye dayanır.

·         * Divan Edebiyatı

Uzun yıllara dayanan köklü bir gelenek oluşturan Divan edebiyatı, bir şiir edebiyatı olarak görülürdü fakat şiir üzerine kaleme alınan yazıların azlığı çok dikkat çekiciydi. Divan edebiyatında yoğun Arapça, Farsça kelimeler kullanılıp; kaşlar kalem, kirpikler bir ok, dudaklar ise kiraza benzetilirdi. Eski edebiyatın estetik dünyasını kendine has sistemi içerisinde oluşturan şairler duygularını hayal sistemi içerisinde ifade etmekteydiler. Hayali bir sevgili oluşturup o hayale şiirler yazarlardı.

Divan edebiyatında acı çekmek bir mutluluktu. Çünkü hayallerindeki sevgiliden gelen şey her ne olursa olsun o dönemin şairleri için yaşama sebebiydi. Aristoteles’te olan sanattaki taklit anlayışı Divan’da pek söz konusu değildir. Şairler sürekli hayali sevgiliye övgü temalı şiirler yazmışlardır. Bir örnek verecek olursak; sevgilinin hilâl kaşı âşıklar için bayram ayıdır. Bayram ayı geldiği halde ortalarda görülmeyen sevgiliye Âhmed Paşa:

“Eyyam-ı mâh-ı ıyddurebrü-nüma ol sanem
Hengam-ı büy-ı’uddurgîsü-güşa ol ey sanem”
(11)

beyiti ile; “Artık hilâl kaşını göster de bayram başlasın” demiştir.

·         * Tanzimat Dönemi

Edebiyatımız yönünü Batı’ya çevirmesiyle birlikte diğer türler gibi şiir de yenileştirilmesi gereken bir tür olmuştur. Divan’da kalan ağır dilin yerini saf ve yalınlığa bırakmıştır. Yenileşen şiir, üzerine düşünülen ve tartışılan bir tür haline gelmiştir.

Türk edebiyatında, Tanzimat Devri, Fransız edebiyatını örnek alarak varlığını sürdürmüştür. Bu dönemin sanatçıları, “Batılı gibi düşünmüş, Doğulu gibi yaşamışlardır.” (12) Vatan, millet, hak, hukuk konuları dönemin şairleri olan; Şinasi, Namık Kemal, Ziya Paşa tarafından işlenmiştir. Batı’dan yapılan çevirilerle birlikte sanatçılar yeni kavramları da öğrenmişlerdir. Tanzimat devrinde, Namık Kemal Fransa’ya giden bir şairdir. İşte tam bu noktada Aristoteles’in Poetika adlı eserinde de sözünü ettiği sanatta taklit başlamıştır ve bu taklit olumlu anlamda yer almıştır.
Bir örnekten hareketle; Namık Kemal, “Hürriyet Kasidesi” ‘nde:

“Ne gam pür-ateş-i hevl olsa da gavga-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydan-ı gayretten”
(13) der.

Burada şair Batı’dan aldığı ‘hürriyet’ kelimesini de kullanır ve bunun yanında tarih duygusu, hürriyet aşkı ve ferdi kahramanlık da mevcuttur.

·         * Fecri-ati ve Servet-i Fünun Dönemi

Fecri-ati Dönemi’nde topluluğun en önemli ismi modern şiirin kurucusu olan Ahmet Haşim’dir. Ahmet Haşim’in başlıca poetik kabul edeceğimiz şiirleri ve yazıları mevcuttur. Hemen ardından Servet-i Fünun döneminin ünlü şairi Tevfik Fikret, poetik metinleri arasında sembolizm üzerine yazdığı yazılarda oldukça dikkat çekicidir. Tevfik Fikret, ”Haluk’un Amentüsü” adlı manzumesinde; insanlar arasındaki kardeşliğe ve dünya birliğine seslenir. Eserindeki bir beyitte şair, hülyayı hakikate tercihini şöyle ifade eder:

“Evet, hakikati hülyaya hep feda ederim,
Zaman olur ki vücudumdan ayrılır giderim.”
(14)

Tanzimat sonrasında, Türk şiiri, Batı etkisinde kaldığı şiirlerin üzerinden çok zaman geçmiş olmasına karşın poetik anlamda şiir niteliğinde, oldukça önemli bir birikime ulaşmıştır. Sanki Descartes’ın ruh-beden ikilemini andırırcasına bir söylem söz konusudur.

·         * Milli Edebiyat Ve İkinci Yeniciler

Milli edebiyat döneminde, dönemin şairleri dönemin koşullarını ve yaşadıklarını yazarlar. Bu dönemde ulusçuluk ön planda olup, hemen ardından İkinci Yeniciler ortaya çıkmıştır. İkinci Yenicilere ait olan şiir akımının genel özelliklerinde; şiiri diğer sanatlarla yakın ilişkiye sokmuşturlar. Cemal Süreyya, Turgut Uyar, Edip Cansever, İlhan Berk, Ece Ayhan dönemin şairleridir. Burada da yine örnekle yola çıkıyorum. Turgut Uyar bir filozof edasıyla şu dizeleri yazar:

“İkimiz birden sevinebiliriz,
 Göğe bakalım…”
(15)

Bu dizede anladığımız şey; şair muhatabı olan kadınla birlikte bir saadet arayışındadır. Ama bu saadet “evsiz”dir. Şiirin devamı şu şekildedir:

“Bu evleri atla, bu evleri de, bunları da
 Göğe bakalım…”

Burada evler, sokakları karanlık kılmıştır. Oysa şair gökyüzüne bakmaya çağırmaktadır.  Gök şairde apayrı ve kozmolojik bir yer etmiştir. Gök umudun, özgürlüğün sembolüdür. Özgürlük sonsuzluk anlamına gelir. İkimiz birden özgür olabiliriz, sonsuz olabiliriz demek istenmiştir. Şair bu dizeleri söylerken insanın özgürlüğünü sınırlayıcı kılmamıştır.  

Sonuç olarak, edebiyatımızda dönemlerimizi, şairlerimizi, şairlerin şiirinin nasıl yer ettiğini görmüş bulunuyoruz. Şairin görevi, Aristoteles’in eseri olan Poetika‘sında; olanı değil olabilir olan şeyi anlatmaktı. Aristoteles’te sanat taklittir ve bu taklit basit bir şekilde öykünme değil, zihinsel yaratıcı bir eylemdir. Bizim edebiyatımızda da olumlu anlamda Batı’ya olan taklit,  oldukça dikkat çekmiştir ve edebiyatımızda şiir insanın ruhunu etkileyen şeydir. Elbette ki şiirin hamuru insandır. Benim için şiir bambaşka bir şey ifade eder. Yaşanmışlığı, kaleme alıp kelime kelime beyaz kâğıtlara dökmek, insanın kalbine işlemek zor iştir.

Herkes şiir yazabilir mi diye bir soru sorulduğunda şu şekilde cevap vermem mümkün olacaktır: Şiir yazmak için insanı anlamak gerekir. İnsanı anlamayan şiir yazamaz, yazsa da hep bir şey eksik kalır. Şiir yazmak çiçeğe benzer. Çiçek sulanır; şiir, onun yapı taşı olan kelimelerle yaratılır. Çiçeğe bakmazsanız ölür gider, şiire bakmazsanız varlığını yitirir. Çiçeğin kokusunu içimize çektiğimiz gibi şiirden haz almak da bir nevi mısraları içimize çekmektir.

Şair şiirin yaşaması için her gün ölür, dizelere gömülür…


Barış ÇOKAZ
Parrhesia Dergisi, 9. Sayı, 2019

Dipnotlar:

(1): Cevad Memduh Altar, s.13
(2): Aristoteles, s.9 (1448b 13)
(3): Aristoteles,  s.9, (1448b 6)
(4): Aristoteles, s.5, (1448a 5)
(5): Aristoteles, s.5, (1448a 5)
(6): Platon, s.34, (530c 4)
(7): Platon, s.40, (532e 4)
(8): İsmail Tunalı, s.76
(9): Platon, s.83, (393 b,c)
(10): İsmail Tunalı, s.79
(11): Mehmet Akkaya, s.8
(12): Hüseyin Tuncer, s.23
(13): Mehmet Kaplan, s.39
(14): Mehmet Kaplan, s.190
(15): Turgut Uyar, s.27


KAYNAKÇA

·        *  Aristoteles, Poetika, (Çev. Ari ÇOKONA-Ömer AYGÜN), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017
·        *  Platon, İon, (Çev. Furkan AKDERİN), İstanbul: Say Yayınları, 2010
·   * Platon, Devlet, (Çev. Sabahattin EYÜBOĞLU-M. Ali CİMCOZ), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017
·        *  TUNALI İsmail, Grek Estetik’i, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1983
·        *  AKKAYA Mehmet, Eski Türk Edebiyatı
·        *  ALTAR Memduh Cevad, Sanat Felsefesi Üzerine, Pan Yayıncılık, 2013
·         * TUNCER Hüseyin, (2015), Tanzimat Devri Türk Edebiyatı, 2015
·         * KAPLAN Mehmet, (2017), Şiir Tahlilleri, Dergâh Yayınları, 2017
·        *  UYAR Turgut, (2002), Dünyanın En Güzel Arabistan’ı, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2002


WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...