dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2021 Salı

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

 


"Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler."

Wittgenstein

Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine bizlere bıraktığı gökyüzünde parlayan iki eserden hareketle bakacağız. Bu eserlerden ilki Tractatus Logico-Philosophicus, yani erken dönem eseri iken diğeri Felsefi Soruşturmalar adlı geç dönem eseridir. Her iki eser de birbirinden farklıdır. Her iki eserde de dil ve dünya ile ilgili benzer sorular vardır fakat verilen cevaplar farklıdır.

Wittgenstein’ın dünya ve dil ilişkisine bakarken Felsefi Soruşturmalar adlı eserinden çok Tractatus Logico-Philosophicus adlı eserinden yola çıkacağız. Wittgenstein, Tractatus döneminde dili soyut bir sistem olarak ele alır. Daha çok dil ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi inceler. Dolayısıyla bu makalede ele alacağım soruların başında, “Dil ve dünya ilişkisi, Wittgenstein felsefesinde nasıl yer eder?” sorusu vardır. Ayrıca, “Wittgenstein’ın Tractatus eserindeki önermeler dünya üzerine neleri ifade etmektedir?”, “Wittgenstein’da “töz” kavramı ne anlama gelir?” sorularını da ele almak Wittgenstein’ın felsefesini kavramak açısından daha yaralı olacaktır. Söz konusu olan eser, önerme önerme ve adım adım ilerlediği için eseri hemen anlamak oldukça zor olacaktır. Biz bu eseri ele alırken ancak üst önermelerle birlikte düşündüğümüzde anlam kazanacaktır. Dolayısıyla şimdi düşüncelerle dolu metindeki tümceleri kaleme alıp düşünce yolumuza adım atalım.

 

Wittgenstein’ın Önermelerinde Dünya

Wittgenstein, Tractatus eserinde düşüncelerini yedi tez içerisinde ifade etmiş ve kitabın genel olarak bütünü bu tezlerin açıklamasından oluşmuştur. Öyle ki yukarıda ifade ettiğim gibi son önermenin bile önceki önermelerle ilişkili olması bizleri şaşırtmamalıdır. Eserde dünya üzerine vurgulu olan önermeler şöyledir: “(1) Dünya olduğu gibi olan her şeydir. (1.1) Dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil. (1.11) Dünya olgular yoluyla belirlenir ve şu yolla ki, bu bütün olgulardır. (1.12) Çünkü olguların toplamı, neyin olduğu gibi olduğu, aynı zamanda da bütün nesnelerin olduğu gibi olmadığını belirler. (1.13) Mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır. (1.2) Dünya, olgulara ayrılır.”[1]

Yukarıda yazılan önermelerin üzerinde durmak Wittgenstein’ın ‘dünya’ üzerine söylemlerini anlamamızda fayda sağlayacaktır. İlkin, “(1) Dünya olduğu gibi olan her şeydir.” önermesi “Dünya, duyulara hitap ettiği şekildedir.” şeklinde de ifade edilebilir. Dünyanın kendi kendisine has bir iç mantığı, iç yasası vardır. Söz konusu olan ‘dünya’ kavramı evrene ya da doğaya eşittir. Doğal dünyada işleyişin bir öznesi yoktur. Doğa öznesi olmayan bir öznedir. Diğer yandan sonraki önermeye baktığımızda önermede ifade edilen “olgu” kavramı anahtar kelimedir. “Dünya olguların/gerçekte olan şeylerin toplamıdır, nesnel şeylerin değil.” demek ister Wittgenstein. Dünya, şeylerin toplamı olsaydı dünya nesnel şeylerin toplamı olurdu.  Dolayısıyla Wittgenstein’a göre, dünya, var olan şeyler arasındaki ilişkilerin (Alm. der Tatsachen) toplamıdır, nesnel şeylerin (Alm. der Dinge) toplamı değildir. Dünya, dünyada var olanların birbirleriyle ilişkileri toplamıdır. Söz konusu olan ilişkisellik içseldir ve her şey her şeyle ilişkilidir. Benzerlik ve farklılık söz konusudur. İlk önermede olduğu gibi olan şeyin kaynağı şeyler arasındaki ilişkidir. Wittgenstein için var olan benzerlik ve fark dünyayı hareket ettirendir.

Üçüncü önerme ise dünyayı ilişkilerin belirlediği ve dünyanın bütün bu ilişkilerden oluştuğudur. Gerçekten var olan şeylerin birbirleriyle ilişkisinden söz eder. Yeter-sebep ilkesi belirtilmemiş olsa da bu önermenin altında yeter-sebep ilkesi yatar. Dünya olgular yoluyla belirlenir. Dolayısıyla dünya belirsiz değildir. Yani, dünyadaki ilişkilerin toplamı dünyayı dünya yapar. Dünya zorunluluğa tabidir ve bu zorunluluk da harekettir. Sonraki önerme şudur: “(1.12) Çünkü olguların toplamı, neyin olduğu gibi olduğu, aynı zamanda da bütün nesnelerin olduğu gibi olmadığını belirler.”[2] Yani, var olanlar kastedilir. Örneğin var olan vücuda gelmiştir, ondan dolayı vardır.

Bu noktadan sonra, bir sonraki önermede “(1.13) Mantıksal uzam içindeki olgular, dünyadır.” diyerek Wittgenstein yeni bir boyut kazandırır. Yani, dünya, mantıksal mekânda gerçekten olanlardır. Başka bir deyişle, dünya mantıksal uzamda gerçekten var olanlardan ibarettir. Mantıksal mekân ile gözümüzü ontolojik düzlemde olanın epistemolojik yansımasına, mantıksal alanına geçmiş bulunduk. Bu noktada nesnel olan öznel olana tamamlanıyor. Ve tüm bu önermelerden sonra Wittgenstein şu önermeyi ekliyor: “(1. 2) Dünya, olgulara ayrılır.” Burada Wittgenstein’a göre dünya, gerçekten var olanlara ayrılır ya da çözülür. Analitik bakış açısı mevcuttur. Yukarıda var olanların bütünü nasıl oluşturduğuna bakıyorken burada var olanları çözücü ve analizci bakış açısıyla ele almaktadır.

Şimdiye kadar dünya üzerine ele aldığımız önermelerden de açıktır ki Wittgenstein Tractatus eserinde oldukça büyük, düşünce ve anlam yüklü bir sistem oluşturmuştur. Tractatus’ta dil-dünya ilişkisi çerçevesinde öncelikle dünyanın yapısını anlamak gerekmektedir. Çünkü Wittgenstein’ın dilin karşısına koyduğu dünya onun felsefi sitemini oluşturmasında çok önemli bir yere sahiptir.[3] Bu açıdan baktığımızda Tractatus’ta oluşturulan dünya tasviri ya da betiminin nasıl olduğuna bakılmalıdır. Yukarıda kaleme aldığım ilk önermeler bize dünyanın, doğanın ya da evrenin nasıl bir şey olduğunun bilgisini verir. Dünya, olduğu gibi olan her şeydir ve dünya olguların toplamıdır. Wittgenstein, dünyayı şeylerin (nesnel şeylerin) değil de, olguların toplamı olarak ele alır.

Tek tek şeylerin varlığı Wittgenstein’a göre anlamsız kabul edilir. Peki, tek tek şeylerin varlığı anlamsız ise onu bilmek neden önemlidir? Bu sorunun cevabını Wittgenstein şöyle verir: Şey için özsel olan, bir şey durumunun oluşturucu öğesi olabilmektir. Şey demek, aynı zamanda yalın olan demektir. Bölünemeyen, parçalanamayan, çözülemeyen demektir. Kısaca ifade etmek gerekirse bu tözdür. Bu noktadan itibaren töz konusuna Wittgenstein’ın perspektifinden ve önermelerinden hareketle bakmak bize yarar sağlayacaktır.

(2.021) Nesneler Dünyanın Tözünü Oluştururlar[4]

Töz problemi, felsefe tarihinin en önemli problemlerinden biridir ve Wittgenstein da bu problemin farkındadır. ‘Töz’ kavramını genel anlamıyla ifade etmek gerekirse ‘bir şeyi o şey yapan şey’ denilebilir. Başka bir anlamı ise öznede olmayıp kendinde var olan, yani, bağımsızca kendi içinde var olan şeydir. ‘Töz’ kavramı, Antik Yunan düşüncesinin ansiklopedik kafası Aristoteles’ten modern felsefeye kadar tartışılagelmiştir. Basitçe ifade etmek gerekirse; iki adet aynı cinsten meşe fidanı elimizde olsun. Bu iki fidanı ektiğimizde ikisi de meşe ağacı olabilir fakat ikisi aynı meşe ağacı değildir. Dolayısıyla her ikisinin tözü farklıdır. Meşe ağacını meşe ağacı yapan şey diğer meşe ağacından farklı olarak yer eder…

Peki, ‘Töz’ kavramına düşünürlerin yaklaşımı nasıl olmuştur? İlkin, Aristoteles bu kavramını anlamını Metafizik adlı eserinde şöyle açıklar: “Töz sözcüğü, 1) Toprak, Ateş, Su ve bütün benzeri şeyler gibi basit cisimler; genel olarak cisimler ve hayvanlarla tanrısal varlıklar gibi onlardan meydana gelen şeyler; nihayet bu cisimlerin kısımları anlamına gelir. Bütün bunların töz diye adlandırılmalarının nedeni, onların bir öznenin yüklemi olmamaları, tersine diğer her şeyin kendilerinin yüklemleri olmasıdır. 2) Bir başka anlamda, ruhun hayvanın varlığının nedeni olduğu gibi, doğaları bir öznenin yüklemi olmamaktan ibaret olan şeylerin varlığının nedeni olan her şey de tözdür. 3) Sonra bu tür varlıklarda bulunan, onları sınırlandırıp bireysel varlıklar olarak ortaya koyan, ortadan kalkmaları, bütünün ortadan kalkmasını doğuran kısımlar da tözdür. 4) Nihayet tanımda ifade edilen öz de her şeyin tözü olarak adlandırılır. O halde tözün iki anlamı vardır: A) Töz, bir yandan, en son dayanak, başka hiçbir şeyin yüklemi haline getirilemeyendir; B) Töz, öte yandan, özü bakımından ele alman birey olarak, (maddeden) ayrılabilen şeydir, yani her varlığın yapısı veya formudur.”[5]

Antik Yunan düşüncesinden modern felsefeye doğru uzandığımızda René Descartes, “cogito ergo sum”dan önce “Var olanların varlığından şüphe edebilir miyim, edemez miyim?” şeklinde düşünmeye başladı. Ardından her şeyden şüphe edip şüphe ettiğinden şüphe etmedi ve önce Tanrı’nın varlığını ardından ben’in varlığını ortaya koydu. Descartes, Meditasyonlar adlı eserinde “Tözü düşündüğüm zaman var olmak için kendinden başka hiçbir şeyin varlığına muhtaç olmayan bir şeyi düşünüyorum. Açık söylemek gerekirse böyle olan yalnız tanrıdır…”[6] Diğer bir düşünür Spinoza’ya göre töz, Ethica’da şöyle vurgulanır: “Töz (cevher) deyince şunu anlıyorum; kendi başına var olan ve kendi başına kavranan şeyi yani kavramı başka bir şeyin kavramını kuşatmayan şeyi anlıyorum…”[7] Dolayısıyla bu noktadan hareketle şunları söylemek mümkündür: Spinoza’ya göre töz tektir ve töz, doğa ve Tanrı birbirine eşittir.

20. yüzyıl modern düşünürü Wittgenstein, ‘töz’ kavramının varlığını kabul eder ve mantıksal düzlemde töz problemini çözmeye çalışır. Wittgenstein, Tractatus’ta 2. 02 numaralı önermede “Nesne yalındır.” der. Yani, Wittgenstein -nesne yalındır- diyerek aslında nesneyi atom olarak ya da başka bir deyişle temel yapı taşı olarak düşünüyor. Bir bakıma bu nokta Leibniz’in ‘monad’ları gibi görünüyor bizlere.  En yalın o’dur. Ondan daha yalın yoktur. Yalın olan nesne, maddi olandır. Wittgenstein, “dünyanın temel yapı taşı maddidir ve dünyanın yapı taşı maddedir” diye vurguluyor.

Aynı zamanda bir sonraki önermede Wittgenstein şöyle yazıyor: “(2. 021) Nesneler dünyanın tözünü oluştururlar. Bu yüzden bileşik olamazlar. (2. 0211) Dünyanın hiçbir tözü olmasaydı bir tümcenin anlamlı olup olmadığı, başka bir tümcenin doğru olup olmadığına bağımlı olurdu. (2. 0212) O zaman, dünyanın doğru(gerçek) / (Alm. wahr) ya da yanlış (Alm. Falsch) bir tasarımını oluşturmak olanaksız olurdu.”[8] Burada kaleme alınan önermelerde bir şey eğer töz olmaksızın başka bir şeyden oluşuyorsa bunun bizi bir döngüye götürdüğü ifade edilir. 2. 021 ve 2. 0211’deki önermelerde “Dünyanın tözü varsa bir tümcenin anlamı nereden geliyor ve bunun anlamı başka bir tümce ile ilgili ilişkisi bakımından ne anlama geliyor?” sorusuna değinir Wittgenstein. Bu noktada anlatılmak istenen dünyanın tözü varsa -ki var- tümcenin anlamlılığı başka bir tümcenin doğruluğuna bağlı değildir. “Dünyanın tözü yoktur.” dediğimiz zaman aslında dil ile mantıksal mekân ile dünya arasında ilişki kopuyor. Mantıksal olarak bile dünyanın tözünün varlığını kabul etmek zorundayız. Yoksa herhangi bir cümleye anlam yükleyemeyiz. En nihayetinde dile anlam dünyadan gelir.

Tüm bunların yanında Wittgenstein, nesnelerin adlandırılabileceğini fakat ne olduğunun söylenemeyeceğini vurgular.[9] Wittgenstein’ın ‘töz’ anlayışına biraz daha yakından bakacak olursak hemen gözümüze Tractatus’taki şu önerme çarpar: “(2.024) Töz, olduğu gibi olandan bağımsız olarak, olandır. (2. 025) O, biçim (Alm. form)  ve içeriktir. (Alm.Inhalt)”[10] Bu önermelerde töz kendi kendisini taşıyandır hem biçimdir hem de içeriktir. Töz kendini madde ve form olarak gösteriyor. Örneğin; elma, elma olduğunda onun içeriğini de biçimini de töz oluşturuyor. Dolayısıyla töz kendisini iki yanıyla (görünen, görünmeyen olarak) gösteriyor. Bu noktada Wittgenstein’ın, dünya ve töz üzerine düşüncelerini noktalayıp dilin yapısına değinmek bizi Wittgenstein’ın dil ve dil felsefesine doğru yaklaştıracaktır.

 

Wittgenstein’da Dilin Yapısı

Wittgenstein’da dilin doğasına değinmeden önce “Dil nedir?” sorusuna cevap vermek yerinde olur. Dil aslında insan için her şeydir. Dil olmadan düşünce olmaz. Düşünülen düşünceyi ifade etmek adına, iletişim kurmak adına dili kullanmak gerekir. Dil ve dil felsefesi üzerine kaleme alınan çalışmalar sadece modern felsefede bulunmaz. Antik Yunan dünyasının önde gelen düşünürlerinden Platon’un Kratylos diyaloğu dil felsefesinin temellerini atmıştır. Platon’un öğrencisi Aristoteles’te ise dil üzerine kaleme aldığı Yorum Üzerine eseri öne çıkar. Bu eserde Aristoteles konuşmayı sembol ve işaretler olarak ele alır ve bu da uzlaşıma işaret eder. Uzlaşım da dil ile gerçekleşir. Dolayısıyla dil üzerine bu tartışmalar 18. yüzyıl felsefesinden modern felsefeye kadar tartışılagelir. 

20. yüzyıl felsefesi düşünürü Wittgenstein, “Dil nedir?” sorusuna iki şekilde cevap verir: Birincisi, ad olarak dil; ikincisi ise felsefi obje olarak dil. Ad olarak dil, belirli bir amaca hizmet eden bir kurum değildir, aksine kolektif bir addır.[11] Wittgenstein’a göre bir dili düşünmek, lengüistik partnerlerimizin hayatına bağlı bir etkinlik biçimidir.[12] Ona göre, kelimeler dünyayı tasavvur etmeye yaramaz fakat bir amaçla dili konuşanların eylemlerini düzenler. Bir dili konuşmak, sembolleri belirli kurallara ve kesin bir amaca göre kullanmaktan ibarettir. Dolayısıyla Wittgenstein, dille belirli bir amacın aracı olarak değil, bir fenomen olarak ilgilenir. Yani, nasıl ki Kant bilenen ile bilinmeyen arasında epistemolojik ayrım çiziyorsa Wittgenstein da dünya hakkında söylenebilecek ve söylenemeyecek arasında ayrım çiziyor.

Tractatus’ta dünyanın en temel öğesi olan nesnenin karşısında dilin temel öğesi olarak ad çıkıyor. Bu ad, nesneyi imler. Wittgenstein’ın deyişi ile nesne onun imlemidir. Vurgulanmak istenen şey şudur: İsim, bir nesnenin anlamıdır. Nesne ise ismin anlamıdır. Yani Wittgenstein şunu demek ister: İsimler temel önermeler halinde bulunurlar ve mevcut konumdaki nesnelere tekabül ederler. Aslında açık ve nettir ki burada Kantçı bir çizgi vardır. Kant’ın kriteri fenomen alanındaki yargılar geçerlidir çünkü duyulara dayanır. Yani, duyusal olan ile duyusal olmayan arasında olan bir kriterdir. Wittgenstein’ın söylenebilir ve söylenemez olan arasındaki kriter ise bir önerme son parçasına kadar analiz edildiğinde -ki en son parçaya indiğimizde isimleri buluruz- eğer o isim dış dünyadaki bir gerçekliğe tekabül ediyorsa o önerme söylenebilir bir önermedir. Eğer o önerme tekabül etmiyorsa söylenemezdir. Yani, en küçük yapı taşının olguya işaret etmesi gerekir. Eğer işaret ediyorsa o önerme doğrudur, eğer işaret etmiyorsa o önerme yanlıştır.

Wittgenstein için basit nesnelerin veya tözlerin bileşemi olumsal olanı gösterir. Ama biz bu bileşimleri analiz edince o en basit nesnelere veya tözlere ulaştığımızda olumsal alandan tamamen sıyrılarak gerçekliğe ulaşırız. Yani, bu, gerçekliği töz olarak almamız gerektiği sonucuna götürür bizi.

Basit şeyler basit oldukları için daha fazla da analiz edilemeyeceğinden basit şeyler tanımlanamaz. Tanımlanamaz olduğu için biz sadece isim verebiliriz. Eğer isimlendirme ya da adlandırma dil ile oluyorsa o zaman dil her zaman ne olduğunu değil, nasıl olduğunu bize gösterir. Bu noktada Tractatus’ta yer alan önermelerden birine işaret edilebilir. O önerme ise şudur: “(2. 0201) Karmaşıklar üzerine her dile getiriliş, bunların oluşturucu ögeleri üzerine olan bir dile getiriliş ile karmaşıkları tam olarak betimleyen tümcelere ayrılabilir.” Bu önermeyi açıklayacak olursak dilin yapısı ile dünyanın yapısı arasında karşılıklı uyumluluk ilişkisi vardır. Dünyayı atomlara kadar ayrıştırabiliyoruz. Aynı şey dil içinde geçerli. Herhangi var olan, mesela bir elma, karmaşıktır. Birçok sayısız yapı taşlarının, nesnenin bir araya gelmesidir. Biz elmayı en basit yapı taşına kadar ayrıştırabiliriz. Tümceleri de en temel yapı taşlarına kadar ayrıştırabiliriz. Dilin analiz edilebilirliği ile dünyanın analiz edilebilirliği arasında bir uyumluluk vardır. Dünyanın ve dilin bir mantığı vardır, hatta dil dünyanın mantığını yansıtır.

Sonuç olarak, dil ve dünya arasındaki ilişkide ‘töz’ kavramı da önemli rol oynar. Wittgenstein dil konusunda sadece genel olarak dil ile sınırlı kalmayıp dilin içindeki tümcelere, imgelemlere ve sözcüklere kadar inmiştir. Wittgenstein’a göre, filozofların çoğunluk soruları ve tümceleri, dil mantığımızı anlamamamıza dayanır. Hatta şunu da ekler Wittgenstein: “Ve şuna da şaşmamalı ki, en derin sorunlar aslında hiç de sorun değildir.”

Dolayısıyla dünya ve dil ilişkisi üzerinden dil felsefesini ortaya koyan Wittgenstein için dil çok önemli bir kavramdır. Hatta bütün bir felsefe ona göre dil eleştirisidir. Bundan dolayıdır ki Wittgenstein şunu vurgular:

“(5. 61) Düşünemediğimizi, düşünemeyiz; o zaman düşünemediğimizi söyleyemeyiz de…”[13]


 

KAYNAKÇA

·       L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus

·       L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar

·       René Descartes, Meditasyonlar

·       Zeki Özcan, Dil Felsefesi III

·       A. Kadir Çüçen, XX. Yüzyıl Filozofları

·       Spinoza, Etika

·       Aristoteles, Metafizik

 



[1] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.15

[2] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.15

[3] A. Kadir Çüçen, XX. Yüzyıl Filozofları, Sentez Yayınları, Ankara, 2016, s. 692

[4] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.19

[5] Aristoteles, Metafizik (Çev: Ahmet Arslan), Divan Yayınları, İstanbul, 2019, s.288

[6] R. Descartes, Meditasyonlar (Çev: Çiğdem Dürüşken), Alfa Yayınları, İstanbul, 2017

[7] Spinoza, Etika (Çev: Hilmi Ziya Ülken), Dost Yayınları, Ankara, 2011, s.295

[8] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.19

[9] A. Kadir Çüçen, XX. Yüzyıl Filozofları, Sentez Yayınları, Ankara, 2016, s. 693

[10] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.21

[11] Zeki Özcan, Dil Felsefesi III, Sentez Yayınları, Bursa, 2018, s.61

[12] L. Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar (Çev:  Haluk Barışcan), Metis Yayınları, İstanbul, 2020, s.32

[13] L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus (Çev: Oruç Aruoba), Metis Yayınları, İstanbul, 2018, s.135

 


1 Ağustos 2020 Cumartesi

İNSANI İNSAN İÇİNDE ARIYORUM





İnsanlığın 21. yüzyılda da etki alanını genişleten en temel problem “varoluş” problemi olmuştur. Varoluş, insanın kendi yaşamını ve kendini sorguladığı bir döngüdür. İnsan sorgulamadığı vakit yaşayan ölüdür. Bu makaleyi kaleme alırken masaya yatırdım tüm düşünceleri ve sorguladım. Şimdi varoluş içinde yok olmaya başlayalım adım adım…

Varoluş kelimesinin köküne inmek varoluş problemini anlamamızda biraz daha geniş pencere açacaktır. Varoluş şu iki kelimeden ibarettir: Varlık ve oluş.Varlık, (1) yokluk ya da gerçek dışı olana, (2) görünene veya hayali olana ve nihayet (3) daha önce olmayıp da sonradan vücuda gelene karşıt olarak, var olanı, kendinde olanı ve nihayet kalıcı ve sürekli olanı tanımlar. Oluş ise, yokluktan varlığa, ya mutlak ya da göreli bir geçişi ifade eder. Buna göre de mutlak anlamda oluş, ya yokluktan varlığa ya da varlıktan yokluğa geçişi tanımlar.

Varoluşun kökeni bu şekilde iken varoluşçuluk terimi nasıldır? Bu terimi en güzel şu cümle özetler: “Sartre, Jaspers, Camus, Heidegger ve Marcel gibi düşünürler tarafından geliştirilen, modern dünyanın, özellikle, kitle toplumu üzerinden kendisini gösteren, krizinden beslenen çağdaş felsefe akımıdır.”[1]

Sartre’ın varoluşçu anlayışına göre, eğer Tanrı yoksa –varoluşu özden önce gelen- bir varlık vardır.[2] Marksist estetik kuramından etkilenen Sartre’da, sanatın toplumu özgürleştirici ve insanın hümanist değerlerini arttırıcı bir rolü bulunur. Sartre, ateist hümanist varoluş felsefesini kurar ve buradan hareketle, varoluş özden önce gelir, der. Bunun ise tam olarak anlamı şudur: İlkin insan vardır, insan önce dünyaya gelir, var olur. Daha sonra tanımlanıp, belirlenir ve özü ortaya çıkar.

Sartre’a göre insan için hayal gücü çok önemlidir. İnsan hayal gücünden beslenmelidir. Eğer insan hayal gücünden beslenirse kafasında kuramayacağı hiçbir şey olamaz. Öncesinde de belirttiğim gibi Marksist estetik kuramından etkilenen Sartre için, sanatın amacı, insan özgürlüğüdür.[3]

İnsan İçindeki Bulantı

Tüm bu yazdıklarımdan sonra Sartre’ın Bulantı (1938) eserine değinmem yararlı olacaktır. İnsanı iç bulantısı bırakmaz. İçten içe kan kusar insan. İnsanın iç sıkıntıları ile karşı karşıya gelmesi, insanda bir irkilme, tiksinme hali bırakır. İşte Sartre buna “Bulantı” adını verir.

Sartre Bulantı eserinde şöyle yazar:  “Benim bildiğim nesnelerin insana dokunmaması gerekir. Çünkü canlı değillerdir. Aralarında yaşar, onları kullanır, sonra yerine koruz. Onlar sadece yararlıdırlar. Oysa bana dokunuyorlar. Çekilmez bir durum bu. Onlarla bağlantı kurmak korkutuyor beni. Sanki hepsi birer canlı hayvan.” [4] Öyle ki Sartre burada tüm nesnelerin varoluşunu sorguluyor. Sartre’a göre insan kendisini anlamsız bir varlık ve boş bir hayat karşısında buluyor.

Yaşamın anlamından kuşku duymak ve bu kuşkuyla yaşamak varoluşun ilk aşaması olan “tiksinti/bulantı” haline takılıp kalmasından ibarettir. Bana göre Sartre’ın Bulantı eserinin en vurucu yeri şu kısımdır: “Sokaklarda da ne idüğü belirsiz bir yığın gürültü sürüp gidiyor.” [5]Dünya eşit bir yer değildir. Bu eşitsizlik içinde eşitliği korumaya ihtiyaç vardır. Fakat gelin görün ki birçok bilinmeyenli denklem eşitsizliği içinde kaybolmuşuz. Aslında bir varmışız bir yokmuşuz. Varoluşçu karakterler aslında yaşamdan uzak, yalnız ve umutsuzdurlar. Kendi kabuklarına çekilip dünyayı uzaktan izlerler. Tıpkı Sartre’ın Bulantı romanındaki A. Roquentin gibi…

Arayıştaki Aylak Adam

Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam (1959) romanı; toplumdan kopukluğun, yabancılaşmanın aynı zamanda bir arayışın izlerini tıpkı bir kişinin ellerinde taşıdığı senelerin izi gibi taşımaktadır. Romanın başkarakteri olan C.’nin, yaşamını dört bölümle anlatan bu yapıtta, bir tutamak arayışı söz konusudur.
Romanda şu cümleler yer alır: “Düşünüyordu: Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleri ile onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.”[6]Burada karakterin sözünü ettiği eritmek kelimesinin anlamı açık ve nettir ki kalabalıkların hayal gücünü öldürüp, erittiğidir. Aylak Adam hayal kuran bir kişinin desteklenmesini ister. En nihayetinde hayal gücü, insanın ufkunu genişletir.

Yazar hayal gücüne değindikten sonra bu koca kalabalık içinde nasıl var olunur sorusunu şöyle cevaplar: “…kendi boyadığım bir resmi göstereceğimi söyledim. Kalabalığı yardık. Uzun uzun baktı.”[7] Burada vurgulanan kalabalık içinde var olmanın yolunun sadece kalabalığı yarmaktan geçtiğidir. İnsanın varoluşunda dil en temel unsur olarak yer almaktadır. Yusuf Atılgan, kalabalık yarılsa da kelimelere verilen anlamlardan ve değerlerden de söz eder. “Sevmek! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dili konuşmuş olmuyor mu?”[8]Değerler bir olmadıkça iki kişi iki ayrı lisanda konuşmuş olup anlaşılmaz duruma düşmüş olurlar.

Değerler dışında Aylak Adam, modern insanın huzursuzluğunu ve bir tutamak arayışı içinde olduğunu şu cümlelerle anlatır. “Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı… Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne, işine, sanatına…” [9]

Oğuz Atay, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam eserini okuduktan sonra insanın tutamak sorunu kısmı, kendisinin dikkatini çekmiştir ve ardından Tutunamayanlar’ı kaleme alır.

Tutunacak Bir Dalımız Kalmadı, Tutunamıyoruz

İnsanı, insan içinde ya da insanı kendi içinde aramanın hatta arayıp bulmaya çalışmanın yolunun çok okumaktan ve çok sorgulamaktan geçtiğini düşünüyorum. Günümüzde insanların insanlığa dair hiçbir şey yapmadığı kanısındayım.

Başlarda bahsettiğim tutamak sorununa değinmek yerinde olacaktır. Yusuf Atılgan’dan sonra, Oğuz Atay Tutunamayanlar’da (1971) şu cümleyi yazar: “Bir şeyler yapmak, bir yere tutunmak istiyorum.”[10]İnsan bir yere tutundu mu kendini güvende hissediyordu. Başına ne gelirse gelsin ayakta durabilmek adına çaba sarf ediyordu.

Öyle anlar ki oluyor ki insan koca evrende tutunacak bir şeyler istiyor. Yeri geliyor sevgiye tutunuyoruz ya da tutunmaya çalışıyoruz. Sevgiye tutunmak kadar güzel bir şey yoktur. Bir şeye, bir şeylere tutunmak güven veriyor insana. Kişi kendinin güvende olduğunu daha iyi biliyor. Ama an geliyor tutunacak dalımız kalmıyor. Oğuz Atay’ın deyişi ile: “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”[11]

Sonuç olarak insanı insan içinde arıyoruz. Bulamıyoruz. Koca kalabalık ortasında var olmaya çalışırken yok oluyoruz. Hayat bize acı yüzünü göstermekten başka bir şey yapmıyor. Bunu fark edip hayatın acı yüzüne gülemiyoruz.

Kimi zaman Sartre’a bulanıyoruz. Ama bunalmıyoruz. İçimize kusuyoruz ne varsa. Gökten yere düşen yağmur taneleri gibi düşüyoruz hayatta ama geri kalkıyoruz. Pes etmek lügatimizde yer almaz iyi biliyoruz. Ama çoğumuz pes ediyoruz. Bazen Yusuf Atılgan gibi aranıyoruz, aylak aylak geziyoruz. Zaman neyi, neleri gösterecek bilmiyoruz ve her şeyi zamana bırakıyoruz.  Yeri geliyor bir Oğuz Atay eserinde yalvaran bir karakter oluyoruz: “Kader bizim yüzümüze gülmez albayım, gülmez! Gülse gülse arkamızdan güler…” diyoruz. Meğer yüzümüze gülen tek şeyin yalnızlık olduğunu anlıyoruz…







KAYNAKÇA

·         Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2017
·         J. P. SARTRE, Varoluşçuluk, Say Yayınları, İstanbul, 2016
·         J. P. SARTRE, Bulantı, Can Yayınları, İstanbul, 2016
·         Yusuf ATILGAN, Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, 2019
·         Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018


[1] Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2017,s.442
[2] J. P. SARTRE, Varoluşçuluk, Say Yayınları, İstanbul, 2016, s.63
[3] J. P. SARTRE, Varoluşçuluk, Say Yayınları, İstanbul, 2016, s.71
[4] J. P. SARTRE, Bulantı, Can Yayınları, İstanbul, 2016, s.28
[5] J. P. SARTRE, Bulantı, Can Yayınları, İstanbul, 2016, s.20
[6] Yusuf ATILGAN, Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s.24
[7] Yusuf ATILGAN, Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s.34
[8] Yusuf ATILGAN, Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s.89
[9] Yusuf ATILGAN, Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s.183
[10] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.112
[11] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.254

6 Nisan 2020 Pazartesi

YOK OLAN DÜNYA VE SESSİZ SAVAŞ ÜZERİNE






İçinde bulunduğumuz dünya son zamanlarda yok olmaya ve kendini kaybetmeye yüz tutmuş durumdadır. İçinde milyonlarca insanın yaşadığı dünya yorulmaya mı başladı da kendini kaybetmeye yüz tuttu? Kimi insanların omuzlarına dahi baktığımızda büyük bir çöküş, suratlarında ise yılların yorgunluğu da yer almıyor muydu?


Sessiz bir savaş içinde uyandık dünyaya… Kendini kaybetmek üzere olan ve kocaman var olan içinde yok olan… Söz konusu ele aldığım bu makaleyi günümüzde dinamikliğini taşıyan bir konu üzerinden işleyeceğim. Makalemi kaleme almamdaki amacım ise var olan bir birey olarak düşünce içine girmek, sessiz savaşın ne olduğunu açıklamak ve sağlığın hayatımızdaki yerini göstermeye çalışmak olacaktır. Dilerseniz kocaman bir evren içinde küçük bir parça olarak bütün bir şekilde sayfaları canlılığını sürdüren konularla doldurmaya başlayalım…

Hastalıkta ve Sağlıkta

Üzerine düşündüğüm ve oldukça çok duyduğum ikileme gibi yer eden fakat ikilemeden uzak olan bu iki ayrı kavram, yani ‘hastalık’ ve ‘sağlık’ kavramı bir diyalektiği içinde barındırmaktadır. Bu diyalektik düşünme Antikçağ felsefesinden bu yana süregelmektedir. Yine bu diyalektik sistem ya da başka bir deyiş ile diyalektik yaklaşım, 20. yüzyılda da kendini Heidegger’in ontolojisi üzerinden göstermektedir. Bu noktada Heidegger’in Metafizik Nedir? eserine işaret etmek mümkündür.

‘Varlık’ varsa ‘hiçlik’ de vardır. Biri diğerini tamamlar niteliktedir. Birinden söz ederken diğerini düşünmemek elde değildir. Çünkü ‘varlık’ kendini bizlere ‘hiçlik’ ya da ‘hiçme’[1] olarak kaçınılmaz bir şekilde gösterir.

Böyle diyalektik düşünülecek olursa ‘hastalık’ kavramı, ‘sağlık’ kavramını da beraberinde getirir. Fakat gelin görün ki günümüzde bir hastalık olduğunda sağlıklı kimseler Karadeniz’e bakan dağlar gibi ya da Akdeniz’e uzanan Toroslar gibi oldukları yere uzanıp arkalarını dönerler… “Hastalıkta ve sağlıkta” diyenlerin pek azı birbirini tamamlar niteliktedir. Burada önemli olan “Sağlık nedir?” sorusuna değinmektir.

İnsanlık, tarih boyunca kıtlık, salgın ve savaşlarla mücadele etti.[2] Harari, insanlığın kısa bir tarihini Sapiens ve Homo Deus adlı eserlerinde bizlere anlatmıştı. Homo sapiens,  en başından bugüne dek sağlıklı bir yaşam ve varoluş mücadelesi içindeydi.

Söz konusu olan ‘sağlık’ kavramı, vücudun hasta olmaması durumu, vücut esenliği ya da esenlik[3] gibi anlamlara gelmektedir. Hatta çoğu zaman devlet ve devletin kurucusunun sağlıklı ve bütünlüklü birey olması vurgulanır. Bütünlüklü birey ile kastedilen şey ise vücudunda bir engel ya da olumsuzluk görülmemesidir.

Herkesin bildiği üzere şu an içinde bulunduğumuz bir salgın durumu hayatımıza yer etmiş durumdadır. Yok olmaya ve kendini kaybetmeye yüz tutmuş dünyanın hemen hemen her ülkesi bu salgın ile yüz yüze gelmiştir. Bu salgın elbette ki -korona (covid-19) salgınıdır. Bu salgın dünyamızda bir virüs olarak yer etti. Peki, ‘virüs’ kavramı tam olarak ne anlama gelmekteydi?

Virüs dediğimiz kavram iki farklı anlamıyla karşımıza çıkmaktadır. Birinci anlamı bulaşıcı hastalıklara neden olan mikroptur. İkinci anlamı ise bilgisayar programını bozan etken olarak yer almaktadır.[4] Elbette bu çalışmayı birinci anlamı, yani bulaşıcı hastalıklara neden olan mikrop tanımı üzerinden tamamlayacağız.

Dünya, kar beyazı ve gece koyusunu üzerinde barındıran bir kaplanın güçlü pençesiyle savaşıyormuş gibi bu salgınla savaşmaktadır. Açık ve nettir ki dünyada çoğu ülke bu hastalıktan muzdariptir. Fakat elde ve avuçta sağlık yer etmemektedir. “Hastalıkta ve sağlıkta” diyen insanlar, salgına kapılmış ülkelere dağ ya da bir duvar gibi sırtlarını dönmektedir.

Günümüz dünyasında hep beraber ‘bir’ olmak varken herkes birbirini suçlayıp hasta günlerinde birbirlerinin yanlarında olmamaktadır. Dolayısıyla burada ‘hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde’ gibi birbirini tamamlayan kelimelerin insanlığı tamamlamadığını görmüş bulunuyoruz.

Bizler, daha doğru bir ifadeyle dünyadaki sağlıklı ülkeler birbirlerini suçlamayıp aksine destek olmalıdırlar. Söz konusu koronovirüs belki de ortaya atılan, yorgun dünya üzerine bırakılan bir silahtır. Her silah kendi içinde bir ses barındırabilir fakat bu salgından oluşan silah, sessiz bir savaşı doğurmaktadır…

Sessiz ve Silahsız Savaş

Her savaş topla, tüfekle ya da bombalarla yapılacak diye bir kural söz konusu değildir. Yeri geliyor bulunduğumuz hayat içinde düşünce savaşı, yaşam savaşı veriyoruz. Yaşam savaşı denildiğinde akla gelen ilk şey bir kimsenin kendi yaşamına ait verdiği sağlık üzerine bir mücadeledir.

İnsanlığın tarih boyunca en büyük düşmanı salgın ve bulaşıcı hastalıklar olmuştur. Antik Yunan’da dahi büyük salgın hastalıklar kendini göstermiştir ve Antik Yunan yurttaşları bu salgının tüm aileleri yok edebileceğini düşünmüşlerdir.

Sözünü ettiğim bu hastalık sizlerin de tahmin edebileceği gibi ‘Kara Veba’ olarak bilinmekteydi. 1330’larda Doğu Asya ya da Orta Asya’nın bir bölgesinde ortaya çıkmıştı.[5] Bu hastalık bazı hayvanlardan, örneğin pirelerden oluşmuş şekilde tüm hızıyla Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılarak yirmi yıldan daha kısa sürede Antik Okyanus ve çevresine kadar varmış oldu. Bu hastalığın tüm toplumları ekonomik ve psikolojik açıdan etkilediği görülmüştür.

Böyle bir salgın karşısında ülke yöneticileri elleri kolları Platon’un mağarasında zincire vurulmuşçasına kalakaldılar. İnsanların o dönemlerde bilime başvurması geç olduğundan dolayı çoğu kimse kendisini Tanrı’ya sığınmış şekilde buluyordu. Oysa Tanrı, elbette onlara bir dönüş yapmadı. Asıl iç acıtan şey şuydu: Bilim aşıyı bulunca herkes kendi Tanrı’sına teşekkür etti…

‘Kara Veba’ salgını tarihte yerini alan tek bulaşıcı hastalık olarak yer etmedi. Dolayısıyla salgın konusu çoğu filozofun da gündeminde yer aldı. Bunun en güzel örneğini Albert Camus’nün Veba eseri bizlere hümanist ve nihilist bir doktorun cehalet ve veba salgını ile savaşması konusunu vermektedir.

Çok sonra insanlığın karşısına grip ve çeşitleri, verem ya da frengi gibi hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. ‘Şimdi’nin içinde yer alarak gelmeyen geleceğimizi bir kenara koyup arkamızı dönerek ‘geçmiş’imize bakalım… Yakın zamanda 2002-2003 yılında ‘Sars’ hastalığı ortaya çıkmış ve bizi derin bir şekilde sarsmıştı. 2005 yılında kuş gribi, 2009-2010 yılları içinde üzerine şarkılar da yazılan domuz gribi, 2014’te Ebola ve son olarak ise 2020 yılında Koronavirüs büyük bir dağdan düşen çığ gibi hayatlarımıza düştü.  

Bu noktada “Bu tip hastalık ve salgınlar neden çok yayıldı?” sorusunu cevaplamak gerekmektedir. Öyle ki insanlık en başından beri tarımla uğraş halindeydi. Kimi insanlar çiftçilik yaptılar ve bereketli topraklar üzerinde açıklı koyulu yeşil bitkileri ve en güzel meyveleri ürettiler. Kimi insanlar ise hayvancılıkla uğraştılar. Açıklı koyulu rengi olan büyükbaş hayvanlara, sarıya kaçan kıvırcık tüylü küçükbaş hayvanlara ya da birbirinden güzel ve batan güneşin kızıllığına değinmiş tüyleri olan kümes hayvanlarına baktılar. İşte böylece düşünen hayvan olarak insanın, diğer hayvanlarla yakın ilişkisi birçok hastalığı beraberinde getirmiş oldu.

Günümüze baktığımız zaman şu soruyu kendimize sormamız mümkündür: Bizler 21. yüzyıl içinde yaşayan kimseler olarak teknolojiye daha yakın konumdayız. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan kişilerin sayısının önceki yıllara göre makineleşme sayesinde biraz daha azaldığı görülmekte… O halde günümüze devrik cümlelerin üzerimize devrildiği gibi devrilen bu koronavirüs, hayvancılık azaldığı halde nasıl oldu da bir hayvandan ortaya çıktı?

İnsanlık çoğu salgını bilim ve teknolojinin gelişmesiyle atlattı. 21. yüzyılın ileri teknolojisi günümüzde yer alan Çin’de ortaya çıkan koronovirüsü atlamakta güçlük çekiyor. Geçmişe dönüp tekrar baktığımızda ülkeler arasındaki savaşlar topraklar uğruna yapılan savaşlardı. Fakat artık günümüzde insanlar teknoloji savaşı yapıyorlar. Burada en acı noktaysa şu: Önceden silahlar ve büyük toplar savaşın başladığını bize gösteriyordu. Çıkan ya da yapılan her savaş dünya üzerinde büyük sesler uyandırıyordu. Şimdi gelin görün ki yapılan savaşlar ‘sessiz savaş’ halini almış bulunmaktadır.

Belki çoğu salgın hastalık hayvanlar üzerinden bulaştı insanlığa… Fakat günümüzde var olan Koronovirüsün basit bir şekilde herhangi bir hayvandan bulaştığını ileri sürmek düz bir yolda arabayı bariyerlere sürmek gibi bir şeydir. Çünkü bu konular derin araştırma gerektirir.

Küçük bir varsayım yapmak ya da çıkarım yapmak makalemi ve kendi düşüncelerimi daha iyi ifade etmemde büyük rol oynayacaktır. “Dünyada insanlık tarihine bakınca varsayalım ki eğer günümüzde yaşanılanlar birer silahsız sessiz savaşsa insanlığın tarihine dönüp salgınların nerelerde ve nasıl ortaya çıktığı araştırılsa ve bu salgınlara aşıyı, örneğin A devleti bulmuş olsun diyelim… Sonuçlara bakıldığında her salgının aşısını ya da ilacını A devleti bulmuşsa eğer, sözüm ona korona salgınına A devleti çözüm bulmuyorsa, aksine kendisi de dünyayı bir film gibi izliyorsa o halde sessiz savaşı koronavirüs üzerinden başlatan A devleti olmuştur.” demek yerinde bir ifade olabilir.

Söz konusu olan koronovirüste “İnsanlar ölüyor.” ifadesini kullanmak gerekirken günümüzde çoğu ülke “Yaşlılar ölüyor.” demekle kalmayıp yaşlarına göre sıralama yapmakta ve onları ayırmaktalar. Bu tip ayrımcı bakış açıları koronovirüsün bedenlerinden çok zihinlerine işlemiş olduğunu, dolayısıyla etik ve ahlak çerçevesi içinde düşünmediklerini göstermektedir.

Doğanın Geri Dönüşü ve Değişimi  

Doğa, en başından beri üzerine yorum yapılan, düşünce geliştirilen bir nesne olmuştur. Bu doğa tarih boyunca birçok savaşa ve acımasızlığa tanık olmakla kalmayıp tüm bunlara aynı zamanda ev sahipliği de yapmıştır.

Öyle ki insanların acımasızlığı, yani doğaya zarar vermesi, doğayı kirletmesi doğamızı yorgun bir savaşçı haline getirmiştir. Kimi insanlar duyamaz doğanın çığlığını… Kimi zaman işitirim, rüzgârın sesi ile çarpar suratıma onun sesi… Sadece gökyüzü ağlamaz evrende. Aynı zamanda doğa da ağlar ve gözyaşlarını saklar toprak altına…

Doğamız tüm bunlardan sonra acaba insanlıktan öç mü almakta? Doğa günümüzde değişim halinde mi? Bu gibi sorular elbette düşüyor aklınıza… Bundan yıllar öncesine gittiğimizde insan avlanmak zorundaydı. Doğada yer alan çoğu canlıyı avladı ve varlığına devam etti. Acaba günümüzde doğa, avlanması yasaklanan hayvanları avladığı için insana ders mi veriyor?

İnsanlık tarihine baktığımızda ormanlar insanların kafesleriydi… Teknolojinin gelişmesi ile insanlar çadırlardan çıkıp gökyüzüne kadar varan büyük ve göz dolduran binalarda yaşamlarına devam ettiler. Günümüze bakınca biz insanlar koronavirüs karşısında ya da başka bir deyişle ‘sessiz savaş’ karşısında doğaya boyun eğdik ve kafeslerimiz olan evlerimize geri dönmüş bulunduk.

Sonuç olarak hayatımızı artık politik ve ekonomik açıdan tüm ülkelerin aldığı kararlar yönlendirecek… Koronavirüs ile dünyanın savaştığı bu sessiz savaşta, çiçeklerimiz her ne kadar kitap aralarında kalan çiçekler gibi solsa da çok yakında yeni bir dünyaya uyanıp bir çocuğun elindeki pamuk şekerinin pembeliğinde açacak çiçekler…

Bilim, tıp ve teknoloji ilerledikçe gençliğimizin baharlarına yeni bir güneş doğacak. Aksi halde bilim, tıp ve teknolojiye olan inancımızı yitirirsek gençliğimiz sonbaharda kalmışçasına yaprak dökecek… Ve yine son sözü dünya üzerinde bir parça şeklinde yer alan insanlık söyleyecek…







KAYNAKÇA
·         Yuval N. Harari, Homo Deus
·         Sabahattin Özafşar, Türkçe Sözlük
·         Ümit Kabukçu- Mustafa Pektaş, Türkçe Sözlük
·         M. İlin- E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu





[1] Ölüm korkusunda hiç ile karşı karşıya gelme durumu
[2] Yuval N. Harari, Homo Deus, (Çev. Poyzan Nur Taneli), Kolektif Yayınları, İstanbul, 2016, s.31
[3] Sabahattin Özafşar, Türkçe Sözlük, Birleşik Yay. İstanbul, 2009, s.426
[4] Ümit Kabukçu- Mustafa Pektaş, Türkçe Sözlük, Pasifik Yayınları, Ankara, s.425
[5] Yuval N. Harari, Homo Deus, (Çev. Poyzan Nur Taneli), Kolektif Yayınları, İstanbul, 2016, s.19

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...