düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
düşünce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Eylül 2020 Cumartesi

OĞUZ ATAY’IN ROMANLARINDAKİ KARAKTERLER VE VAROLUŞ ÜZERİNE

 


İnsanlığın 21. yüzyılda da etki alanını genişleten en temel problem “varoluş” problemi olmuştur. Varoluş, insanın kendi yaşamını ve kendini sorguladığı bir döngüdür. İnsan sorgulamadığı vakit yaşayan ölüdür. Bu makaleyi kaleme alırken Oğuz Atay’ın eserlerindeki karakterleri ve karakterlerin varoluş mücadelesini vurgulamayı amaçladım. Şimdi varoluş içinde yok olmaya başlayalım adım adım…

Varoluş kelimesinin köküne inmek varoluş problemini anlamamızda biraz daha geniş pencere açacaktır. Varoluş şu iki kelimeden ibarettir: Varlık ve oluş. Varlık, (1) yokluk ya da gerçek dışı olana, (2) görünene veya hayali olana ve nihayet (3) daha önce olmayıp da sonradan vücuda gelene karşıt olarak, var olanı, kendinde olanı ve nihayet kalıcı ve sürekli olanı tanımlar. Oluş ise, yokluktan varlığa, ya mutlak ya da göreli bir geçişi ifade eder. Buna göre de mutlak anlamda oluş, ya yokluktan varlığa ya da varlıktan yokluğa geçişi tanımlar.

Varoluşun kökeni bu şekilde iken varoluşçuluk terimi nasıldır? Bu terimi en güzel şu cümle özetler: “Sartre, Jaspers, Camus, Heidegger ve Marcel gibi düşünürler tarafından geliştirilen, modern dünyanın, özellikle, kitle toplumu üzerinden kendisini gösteren, krizinden beslenen çağdaş felsefe akımıdır.”[1]

Sartre’ın varoluşçu anlayışına göre, eğer Tanrı yoksa –varoluşu özden önce gelen- bir varlık vardır.[2] Marksist estetik kuramından etkilenen Sartre’da, sanatın toplumu özgürleştirici ve insanın hümanist değerlerini arttırıcı bir rolü bulunur. Sartre, ateist hümanist varoluş felsefesini kurar ve buradan hareketle, varoluş özden önce gelir, der. Bunun ise tam olarak anlamı şudur: İlkin insan vardır, insan önce dünyaya gelir, var olur. Daha sonra tanımlanıp, belirlenir ve özü ortaya çıkar.

 

Tutunmaya Çalışanlar Karşısında Tutunamayanlar : Selim Işık – Turgut Özben

 

Oğuz Atay’ın, Yusuf Atılgan’dan etkilendiği söylemek yanlış bir ifade olmaz. Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam (1959) romanı; toplumdan kopukluğun, yabancılaşmanın aynı zamanda bir arayışın izlerini tıpkı bir kişinin ellerinde taşıdığı senelerin izi gibi taşımaktadır. Romanın başkarakteri olan C.’nin, yaşamını dört bölümle anlatan bu yapıtta, bir tutamak arayışı söz konusudur.

Aylak Adam, modern insanın huzursuzluğunu ve bir tutamak arayışı içinde olduğunu şu cümlelerle anlatır. “Tutamak sorunu. İnsanın bir tutamağı olmalı… Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne, işine, sanatına…” [3] Öyle ki bu cümleler modern insandaki huzursuzluğu, günümüz insanının tutamak arayışı ile baş etmek zorunda olduğu, baş etmediği takdirde tutunacak bir tutamağı olmayıp yuvarlanacağı oldukça sade ve yalın halde ifade edilmiştir. Oğuz Atay, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam eserini okuduktan sonra insanın tutamak sorunu kısmı, kendisinin dikkatini çekmiştir ve ardından Tutunamayanlar’ı kaleme almıştır.

Öyle anlar ki oluyor ki insan koca evrende tutunacak bir şeyler istiyor. Yeri geliyor sevgiye tutunuyoruz ya da tutunmaya çalışıyoruz. Sevgiye tutunmak kadar güzel bir şey yoktur. Bir şeye, bir şeylere tutunmak güven veriyor insana. Kişi kendinin güvende olduğunu daha iyi biliyor. Ama an geliyor tutunacak dalımız kalmıyor. Oğuz Atay’ın deyişi ile: “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”[4]

Oğuz Atay’ın, Tutunamayanlar eserinde iki karakter ön plana çıkar. Bunlardan biri Turgut Özben iken diğeri Selim Işık’dir. En nihayetinde sözünü ettiğimiz bu eser, psikolojik, sosyolojik ve felsefik anlam taşır. Farklı karakterlerin iç dünyasının zenginliği bizi bir dünyadan diğer dünyaya götürür. Atay’ın Tutunamayanlar romanı bir oluşum romanı olarak da çıkar karşımıza… Romanın hemen en başından itibaren insanlarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Bu noktada baktığımızda “tutunamayanlar”ın karşısında “”tutunanlar”ın olduğu düşünebilir. Bu düşünce Antik Yunan felsefesine kadar uzanıp diyalektik bir gereklilik olarak aklımıza gelmektedir. Selim, Turgut ve Süleyman gibi karakterler tutunamazken, geriye kalan karakterlerin hemen hemen çoğu tutunanları veya toplumun kendileriyle olan uyumunu ifade ederler.

Eserde sıklıkla okuduğumuz karakter Selim Işık’ın arkasında yatan bir şeyler vardır. Yazar, Oğuz Atay, Selim Işık karakterinin arkasına Oscar Wilde, Nietzsche, Freud, Tolstoy gibi düşünürler ile Hamlet ya da Oblamov gibi veya C. gibi karakterleri işlemiştir. Selim’in romanın ilerleyen bölümlerinde intihar etmesi bir yok oluşu göstermez aksine kendi varlığını anlamlı hale getirmesindendir…

Tutunamayalar’da, tutunamayan diğer bir isim ise Turgut Özben’dir. Turgut, eski dostu olan Selim’in ölüm haberini alır. Onu intihara sürükleyen şeyin ne olduğunu araştırmaya başlar ve Selim’in yakın çevresiyle görüşür. Bu konudaki ısrarı Turgut’u kendisiyle yüzleştirir ve içinde bulunduğu aile ve toplumla ters duruma düşmesine yol açar. Dış dünyadan uzaklaşan Turgut, iç dünyasına yönelir. Tıpkı soyadındaki gibi Turgut artık ‘ÖZ-BEN’ine kavuşmak için nereye gittiği belli olmayan bir yola çıkar. Söz konusu olan bu yolculuk kişinin kendini arama yolculuğudur…

 

Tehlikeli Oyunlar: Hikmet Benol

 

Tehlikeli Oyunlar adlı eserde Hikmet Benol karakteri başkarakter olarak çıkar karşımıza… Yaşadığı düzeni terk eden Hikmet, bir gecekonduya taşınır. Hikmet, Sevgi ile evlenmiş ve toplumun beklentileri doğrultusunda iyi bir eş olmaya çalışmıştır. Gecekondu hayatı Hikmet için dış dünyadan sıyrılıp kendi dünyasına sığındığı, kendini bulmaya alıştığı, varlığını sorguladığı kendini gerçekleştirmeye çalıştığı bir hayattır…

Bu noktada aslında farklı bir açıdan bakacak olursak Hikmet’in gecekondu hayatı aslında soyut bir anlam taşımaktadır. Gerçek dünyadan elini eteğini çeken aynı zamanda tasını tarağını toplayan Hikmet, iç ya da zihin dünyasında kendisinin ürünü olan oyunlara dalmıştır. Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar adlı eserinde başkarakterimiz Coşkun şöyle der: “Belki de insanlar oyunları oynuyorlar, hayatlarını birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.”[5] Dolayısıyla Atay, gerek Hikmet karakteri üzerinde gerekse Coşkun karakteri üzerinde dolsun sık sık kahramanın bilinçaltına inmeye ve bilinçaltı dünyasına eğilmeye çalışmıştır.

Tehlikeli Oyunlar’da, tıpkı iç ses gibi karşımıza Albay Hüsamettin Tambay çıkar. Kendisi Albay emeklisi olup, Hikmet’in iç dünyasındaki oyunlarda ona yardımcı olmaktadır. Hatta bir noktada Albay şunları vurgular: “Oyunlar, oğlum Hikmet, gerçeğin en güzel yorumlarıdır…” Ancak Albay’ın oyunları iyimser oyunlar olarak yer eder. Hikmet çok sonra intihar eder ve Albay, Hikmet’in hayat oyununu yanlış oynadığını düşünür... Oysa asıl doğru olan hayatın ya da doğru olan oyunun nasıl oynandığını ya da nasıl oynanacağını kendisi de bilemez.

Sonuç olarak toparlayacak olursak insanın varoluş içindeki mücadelesi hayatın her yerindedir. Oğuz Atay’ın eserlerine işlenmiş hatta karakterlerine kadar değinilmiş olan insanın tutamak sorunu ya da varoluş arayışı kişiyi kalabalıktan koparıp kendi iç dünyasına bağladığı açık bir şekilde görülmüştür.

Önemli olan şey hayat bir oyunsa, bu oyunu kurallarına göre nasıl oynanması gerektiğini bilmektir. Zira kuralsız oynan her oyun kişiyi bir diyardan diğer bir diyara savurabilir. Son olarak kaleme aldığım bu çalışmayı, Oğuz Atay’ın –Coşkun- karakterine bürünüp Coşkun’un şu cümlesiyle bitirmem yerinde olacaktır:


“Anlamıyorum. Oyun nerede başlıyor, hayat nerede başlıyor, hiç anlamıyorum…”[6]

 

 

 

 





KAYNAKÇA

·         Oğuz Atay, Tutunamayanlar

·         Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar

·         Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar

·         Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü

·         Yusuf Atılgan, Aylak Adam

·         J. P. Sartre, Varoluşçuluk

 



[1] Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2017,s.442

[2] J. P. SARTRE, Varoluşçuluk, Say Yayınları, İstanbul, 2016, s.63

[3] Yusuf ATILGAN, Aylak Adam, Can Yayınları, İstanbul, 2019, s.183

[4] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.254

[5] Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.46

[6] Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.90


12 Haziran 2020 Cuma

HAYAT İÇİNDEN FELSEFE VE EDEBİYAT KALINTILARI



Koca dünya içinde felsefe ve edebiyata dair kırıntılar gerçekten var mıdır? Eğer varsa bu kırıntıları toplamak yerine neden üzerine basıp geçiyoruz? Hayat içinde felsefe ve edebiyatın kalıntılarını toplamak amacıyla bu makaleyi kaleme alıyorum. Yavaş yavaş felsefe ve edebiyat denizinde kulaçlarımızı atmaya başlayalım.

Felsefe Günümüzde Neden Sevilmiyor?

 Felsefe; [lng. philosophy; Fr. philosophie; AI. philosophie] yunanca ‘seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum’ anlamına gelen phileo ve 'bilgi, bilgelik' anlamına gelen sophia sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplindir.[1] Buna göre, felsefe Yunanlılar için, 'bilgelik sevgisi' ya da 'hikmet arayışı' anlamına gelmiştir. Çoğu kimse için felsefe gereksiz, herhangi bir amacı olmayan şey olarak görülmektedir. Felsefenin gereksiz olduğunu düşünenler, düşünmemeyi ilke edinen kimselerdir. Düşünmemeyi düşünmek için düşünürler. Oysa düşünmeyi düşünmek onların mutlu olmalarını sağlayacaktır.

Felsefe eğitiminin çok küçük yaşlarda başlaması gerektiği kanısındayım ki küçük yaşta felsefeye başlamak o kişiye birçok farklı pencereler açacaktır. Arthur Schopenhauer, bu konu hakkında şöyle söyler: “Üniversitelerde ders olarak okutulmasının kesinlikle felsefeye değişik bakımlardan faydası dokunur. Bu sayede o resmi bir varlık kazanır ve insanların gözünde konumu yükselir, böylelikle de varlığı sürekli olarak akla gelir ve insanlar onun farkında olur.”[2] Üniversitelerde okutulan felsefenin faydası dokunacaktır fakat öğrencide yine de bir şeyler eksik kalacaktır. Günümüzdeki en önemli problem sadece felsefe öğrencilerinin değil aynı zamanda toplumumuzun da kitap okumuyor olmasıdır. Kitap okumayan ya da kitap okumayı sevmeyen bir toplum felsefeden kopmuştur ya da kopmasına ramak kalmıştır. Bu çeşit eksikliklerin tamamlanması küçük yaşlarda olur. Eğer küçük yaşlardan felsefe okutulursa, felsefe yeni bir varlık kazanır. Konumu ya da bir başka deyiş ile yeri daha çok yükselir ve yücelir.

Çoğu kimse için felsefe gereksiz görüldüğü kadar sıkıcı olarak da görülür. Aslında felsefe sıkıcı bir şey değildir. Onu sıkıcı kılan insanlardır. Fakat hayatın her yerine, insanın saç telinden ayak tırnağına kadar nakış nakış işlenmiştir. Her insan düşüncelidir. Yağmurlu bir havada, dar bir sokağın kaldırımında yürüyen kişi bile bir düşünce halindedir. Kimileri uykusunda bile düşünür. Bu felsefenin hayata işlendiğinin başka bir söylemidir.

Akıllılar İçinde ‘Deli’ Filozoflar

Günümüzde her insan kendini diğer insanlardan daha akıllı ve üstün sanıyor. Oysa akıllılık asla kurnazlık anlamına gelmez. Fakat gelin görün ki günümüz insanı bunu kurnazlık olarak niteler. Son zamanlarda çokça işittiğim söylemler şunlardır: “Felsefeciler / filozoflar delidir! Onlara asla inanmayın, dediklerine sakın güvenmeyin! Onlar sizi kandırıyorlar…” bu çeşit söylemleri acı içinde dinler oldum. Aslında deli olan filozoflar değil akıllı olan insanlardır.

Bir filozofun deliliği felsefe uğrunadır. Bu delilik sadece felsefe ile de bağlı kalmaz aynı zamanda yaşamın da içinde yer alır. Filozof, felsefenin ve hayatın delisidir. Sürekli olarak sorgulamak ister ve merak duygusu içinde yaşar. Merak duygusu olmazsa felsefe de olmaz. Felsefe bir çiçekse, merak duygusu o çiçeğin uzun ve ince kıvrımlı kahverengi dalıdır.

“Deli” olarak nitelendirilen filozoflar diğerlerinden daha akıllıdırlar. Delilik bir çeşit çocukluktur. Usta bir filozof asla içindeki çocuğu öldürmemelidir. Erasmus’un da söylediği gibi: “…Bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler, ala! Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler!”[3]

Delilik; felsefenin doğasında vardır. Herhangi bir kimse tarafından okunan bir eser (varsayalım ki felsefe eseri olsun) yüzeysel bir şekilde okunur. Fakat bir filozof o eseri deli gibi okurken akıllıcı şeyler yapar. Okuduğunda elinden geldiğince felsefi yorumlar çıkarır. Çıkarılan yorumları kendi aklı ile delice eleştirir. Bunun sonucunda yeni fikirler doğar. Bu fikirler ile felsefe bir adım daha ilerler.
Akıllılar içinde aklımızı yitirmek yerine deliler gibi felsefe savaşında olmak gerekir. “Deli” diye nitelendirilen filozofların birçok insandan daha akıllı olduğunu göstermek bu yoldan geçecektir ve elbet günün birinde aklı olan herkes delirecektir…

 Felsef/e/debiyat Kalıntıları

Şimdiye kadar felsefenin günümüzde neden sevilmediğine ve akıllılar içinde filozofların “deli” olarak görüldüğüne değinmiş bulunduk. Tüm bunlardan sonra artık felsefe ile edebiyatın hayatın içindeki kalıntılarına ve kırıntılarını toplamaya geldi. Öyle ki felsefe yapmanın iki koşulu vardır: Birincisi; aklını kullanma cesareti göstermek, ikincisi; her şeyi açık açık gösterme bilincinde olmak gerekir. Edebiyatta ise gerçeklik pek söz konusu olmaz. Kimi yazarlar / şairler hayal gücünden de etkilenir. Hayatın içinde yer alan felsefe ve edebiyat kalıntılarını toplamak gerekir. Tıpkı felsefe gibi edebiyat da hayata işlenmiştir.

Schopenhauer, şair ile filozof ayrımını çok güzel bir şekilde belirler: “Şair, düş gücünün önüne hayatın, insan karakterlerinin tablolarını getirir; hepsini canlandırır ve ardından herkesi düşünsel melekeleri[4] elverdiğince bu tablolar üzerine düşünmesi için bırakır… Ne ki filozof bu şekilde hayatın kendisini değil fakat hayattan soyutlandığı tamamlanmış fikirleri getirir ve okurunun tam olarak aynı şekilde ve kendi düşündüğü kadar düşünmesini talep eder; dolayısı ile onun hitap ettiği kesim çok dardır…”[5]

Buradan çıkarılacak en önemli şey; şair, acı içinde kıvranarak yazdığı, devrik cümlelerin üzerine devrildiği cümleler içinde kıvranıp, büyük kesime yönelirken; filozof, gücünü kendi düşünden aldığı ancak kendi düşündüğü kadar başkasını düşündürdüğü yani daha dar kesim ile beraber kalmaktadır. İşte bundan dolayıdır ki şair, (örneğin) gözleri gökyüzü mavisi, saçları başak tarlasında yer eden sarı ya da saçlarına gecenin koyuluğunu davet eden bir kimseyi, kelimeleri ile anlatırken; filozof, o sözü edilen kimsenin özünü inceler ya da özünü düşünür. Bir başka deyiş ile “şair çiçekleri derleyen ile karşılaştırılabilinir, hâlbuki filozof, çiçeklerin özünü, esasını getirene benzer.”[6]

Filozoflar-şairler ya da filozoflar-yazarlar hayatın derinliklerinde yüzmeye çalışırlar. Filozoflar, yazarlar, şairler gökyüzü; okurları denizdir. Dışarıdan ayrı iki şey gibi gözükse de aslında her ikisi de mavidir ve kitaplarda iç içedir. Filozofun en güçlü silahı düşüncesi iken; şairin en güçlü silahı kelimeleridir. Yeri gelir şairler bazı gecelerde karanlıklarını aydınlatmak adına şiirlerini yakarlar. Oysa yanan sadece şiirleri olmamıştır. Bununla beraber umutlarını da yakıp dizelere küllerini savururlar… Tüm bunlar dışında felsefe tarihi okunarak filozof olunmaz. Aslında filozof olmak da, bir ressam gibi bir müzisyen gibi ya da bir şair gibi yetenek ister. Ressamın yeteneği ellerinde, müzisyenin yeteneği sesinde, şairin yeteneği kelimelerinde iken; filozofun yeteneği de (doğuştan olabilecek) düşünme yeteneğidir.

Felsefede yer alan yeteneğin Arthur Schopenhauer da ancak doğuştan geleceğinden söz edilir. Şair, kelimelerini bir ok gibi dizer. Bu okları yay-a almak okurun işidir. Ve Schopenhauer, şöyle der: “Bütün erotik şiirlerin yüce türünün malzemesini sağlayan, dolayısıyla o (şiir) dünyevi her şeyin üzerinde uçan aşkın metaforuyla yükselir.” [7] Buradan da çıkarılacak şey çoğu şiirlerin ‘aşk’ metaforuyla yükseldiğidir. Şiir dünyanın üzerinde olan, her şeyin üzerinde uçar. Filozof ise ayağı yere basar hayal âleminde değil, hakikat peşinde koşar. Aslında şiir kabiliyeti gençlikte tomurcuklanıp yetişkinlikte açar. Bir kimsenin gençliğinde şiir daha çok ağır basar. Kişi yaşlandıkça bu eğilim zamanla kaybolur yerini düz yazıya bırakır.

Sonuç olarak, hayatın içinde yer alan felsefe ve edebiyat kalıntıları yeri geliyor karşımıza bir sokaktan geçerken ya da bir manzaraya bakarken karşımıza çıkıyor. Felsefe doğanın içinde edebiyat da doğa ile el eledir. Felsefe ile edebiyatın ‘aşk’ konusunda birleştiğini görmek gereklidir. Şimdiye kadar birkaç filozof dışında hiç kimse ‘aşk’ konusuyla ilgilenmemiştir. Deli filozoflar aşka da kafa yormalıdır tıpkı aşka âşık şairler gibi… Kimi insanlar bir düşünceye, kimileri bir şiire âşıktırlar. Ben de yalnızlığıma aşığım. Yalnızlıkta parlayan bir ışık misali…

Şairler ışığın yönünde, filozoflar ışığın kökünde yer ederler ve her ikisi de kendilerini iyi bilirler. Filozofların deliliği düşünme heyecanından gelir. Deli olarak nitelendirilen filozoflar koca evrenin nereden geldiğini sorgularken, kendilerini akıllı sananlar akılsızlığı ile kalır, asla yol kat edemez.
En nihayetinde felsefe ile edebiyat hayattır. Felsefesiz ve edebiyatsız yaşayan toplumlar hayatlarını kaybetmişlerdir. Bize düşen tek şey hayatlarını kaybeden toplumların üzerine bir avuç toprak da bizim atmamız gerektiğidir.



[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. 1999, İstanbul, s.332
[2] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.39
[3] Erasmus, Deliliğe Övgü, Kabalcı Yay. 2002, İstanbul, s.26
[4] İlhamları
[5] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.15
[6] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.15
[7] Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği, Ayrıntı Yay. 2019, İstanbul, s.50


KAYNAKÇA

·         Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği
·         Arthur Schopenhauer, Üniversiteler ve Felsefe
·         Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü

·         Erasmus, Deliliğe Övgü

16 Nisan 2020 Perşembe

KIRILAN HAYALLER VE KARAMSAR HAYATLAR ÜZERİNE





“…Genel olarak hayat bir şaşırtmaca, hayal kırıklığıdır...”[1]

Her ne kadar pozitif düşünmeye çalışsak da ya da olumlu baksak da günümüzde yer alan büyük bir hayal kırıklıkları ve karamsar hayatlar mevcuttur. Birçok kimse hayal kırıklığından dolayı yaşamak yerine ölümü tercih etmektedir. Bildiğimiz üzere ölümü tercih etmek intihardan başka bir şey değildir. Söz konusu kaleme aldığım bu makalede kırılan hayaller ile birlikte kırılan kalplere ve karamsar hayatlara değineceğim. Şimdi yerde bulunan hayal kırıklıklarına basmadan adımlar atmaya başlayalım…

Kırılan Hayaller ve Kanatan Parçalar

Hayalimizde yaşadığımız olur çoğu zaman. Küçükken kurulan hayaller bile üzerimizde birçok iz taşır. Hayaller gerçekleştiği takdirde insanın kendine güveni artar ve hayallerinin peşinde sürekli koşmak ister. Koşarken önüne çıkan engellere takılır ve düşer. Yara alır, kanatır ve kanadığıyla kalır…

Hayatın kendisinin ölüm olduğunu unutmamak gerekir. Yaşam varsa ölüm kaçınılmazdır. Ayrıca Schopenhauer’a göre hayat, ıstırap ve sefaletten oluşur.[2] Istırap, hayatımızın ilk konusu olmalıdır ki varoluşumuz değer kazansın. Sefalet için baktığımızda insan, günümüzde bile sefil bir halde yer etmektedir. Hugo’nun Sefiller’ine işaret ederekten Jean Valjean’ın elinden tutmak gerekir. Öyle ki bu eserde insanın karanlık ve sefalet içindeki durumu Jean Valjean karakteri üzerinde olduğu gibi betimlenir.

Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı adlı eserinde hayatın en büyük üç saadetini şöyle sıralar: Sağlık, gençlik ve özgürlük.[3] Hayatın bu üç büyük saadetini birçok kimse fark etmez. Ne zaman ki insanlar bu saadetlerini kaybederlerse işte o zaman çoğu şeyin farkına varıp değerini anlarlar.

Schopenhauer’un felsefesi, ölümünden sonra etkili olmuştur. Döneminin hayal kırıklıkları Schoupenhauer’un karamsar dünya görüşünü anlamaya elverişli bir ortam yaratmış, bundan sonra felsefesine karşı gittikçe artan bir ilgi uyanmıştır. Öyle ki ölümünden sonraki yıllarda Schopenhauerculuk belli çevrelerde, özellikle edebiyatçı çevrede etkili olmuştur.

Oğuz Atay, Tutunamayanlar adlı eserinde şöyle der: “İnanarak dinlememizi güçleştiriyorlar. İnsan her sözü kuşkuyla karşılıyor artık. Gerçekle düş birbirine karışıyor; yalanın nerede bittiğini anlayamıyoruz. Tutunacak bir dalımız kalmıyor. Tutunamıyoruz.”[4] Burada anlamsız bir dünyada insanın bir yıldız gibi kaydığını görüyoruz. İnsan tutundu mu, tutunduğuna güvenir. Kimi zenginliğine, kimi yalnızlığına, kimi sevgiye tutunur. Önemli olan bu anlamsız dünyada neye tutunduğumuzdur…

“İnsanın koca evrende payına düşen şey nedir?” diye sorulduğunda Schopenhauer şöyle cevap verecektir: “Şurası kesin ki bu dünyada neredeyse bütün insanların hayatları boyunca paylarına düşen; iş-güç, tasa-kaygı, zahmet-meşakkat ve sıkıntıdır.”[5]

Karamsar Hayatlar ve Karanlıklar

Aydınlanma döneminde ya da akıl çağında merkezde olan -insan-dır. Aydınlanma, karanlığı aydınlatacaktır. Aydınlanma varsa karanlık da vardır. Karanlık insanın içinde bulunduğu durumdur. Burada söz konusu aydınlatılacak şey insandan başka bir şey değildir.

Schopenhauer, felsefesine Hegel’in tam karşıtı olarak girer. Ona göre dünya anlamlı bir dünya değildir; bundan dolayı felsefeye düşen iş de, anlam yorumları olmayıp bu anlamsız dünya içinde insanlığa bir şekilde yolunu buldurmaktır. İçinde anlam bulunmayan dünya, bütünüyle kötüdür ve var olmamak yeğdir. Yani tıpkı filizlenmiş bir çiçek gibi Schopenhauer’da karamsar dünya görüşünün var olduğu gözler önünde belirir.

Schopenhauer için dünya bir cehennemdir. Hatta, “Dünya bir cehennemden farksızdır ve onun içinde bir taraftan insanlar, diğer taraftan iblisler azap ve işkence gören ruhlardır.”[6] der. Bu noktada Schopenhauer’a hak vermek yerinde olacaktır. Günümüz dünyası mavi ve yeşil bir gezegen olmaktan çıkıp kan kırmızı renge dönüşmüş durumdadır. Günümüze bakınca cehennemden farksız olan dünyada; kadın ve çocuk istismarı ile kadına ve çocuğa şiddette kan dökülmekte ve hayvanlara zulüm edilmektedir. İşte bundan dolaydır ki böylesine kötü bir dünyada var olmamak yeridir…

İçinde bulunduğumuz bu kötü dünya aslında günahlar dünyasıdır. Schopenhauer bunun tamamen farkındadır: “Hiçbir şey şu genel hakikatten daha kesin değildir ki dünyanın her yerindeki büyük ıstırabı ve sefaleti doğuran şey dünyanın büyük günahıdır.”[7] Söz konusu olan günahlar dünyası Ortaçağ’a kadar dayanır ve Âdem ile Havva’ya işaret eder. Schopenhauer’a göre, bu günah sefalet ve acının kanıtı olmuş durumdadır.  

Tüm bunlara ek olarak karamsar hayatta karanlıklar içinde kalmıştır insan… Koyuya çalan maviyi arar gözleri, çekmek ister nefesiyle gökyüzünü içeri ve maviye boyamak ister umutlarıyla içini… Fakat gelin görün ki günümüzde gökyüzü griye çalıyor, şimşekler çakıyor. İnsanın içini umutsuzluk ve can sıkıntısı kaplıyor.

Karamsar hayatımıza anlam yüklemek büyük anlamsızlık olur. Karamsar hayata tutunmaya çalışan kimseler için intihar doğar. Çoğu dinde intihara kalkışmak yasaktır ve hoş görülmez. İntihara kalkışan birine “Neden intihar ediyorsun?” diye sorulduğunda –muhtemelen- “Ben öyle istiyorum, bu kendi kararım.” cevabı alınabilir.

Schopenhauer için ceza kanunu intiharı yasaklasa bile bu kilise ya da din açısından geçerli bir argüman olmaz. Ayrıca bu tamamen gülünç olur. Schopenhauer, “Zira ölümü seçen birini hangi ceza yıldırabilir ki? İntihar etmeye çalıştığı için bir kimse cezalandırılırsa, cezalandırılan şey onun beceriksizliğinden kaynaklanan başarısızlıktır.”[8] der.

Sonuç olarak Schopenhauer’a göre, içimizde ve çevremizde oluşan yaşama istencini kesin olarak reddetmek gerekir. Kırılan hayallerin ve karamsar hayatın içinde acıdan başka bir şey yoktur. Hayatın kendisi veya Schopenhauer’un deyimi ile -istenç- ardı arkası kesilmeyen acıdan ibarettir. Öyle ki isteğin olması acıyı beraberinde getirmektedir.

Bir istek hiçbir zaman tam ve sürekli olarak doyurulamaz; şöyle biraz doyurulunca hemen bir yenisi ortada beliriverir ve bu böyle sonsuzluğa gider… Acının ne sonu ne de sınırı vardır. Hayat, sefalet ile can sıkıntısı arasında mekik dokur. İsteklerin yerine getirilmemiş olması sefaleti doğurur, yerine getirilir olması da bunalıma düşürür. Yeri geliyor ne acılar çekiyor yüreğimiz… Tatlı dille acı sözler söylüyoruz. İstek oldukça acıya sahip olacağız, bunu görmüyoruz ya da göz ardı ediyoruz.

Bu sefalet dolu hayat içinde yeri geliyor Sartre’ın Bulantı’sına bulanıyoruz. Belki de Oğuz Atay gibi tutunamıyoruz…








KAYNAKÇA
·         Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı
·         Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena
·         Oğuz Atay, Tutunamayanlar






[1] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.28
[2] Arthur Schopenhauer, Parerga und Paralipomena
[3] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.14
[4] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, s.254
[5] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.17
6 Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.29
7 Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.32         
[8] Arthur Schopenhauer, Hayatın Anlamı, Say Yayınları (Çev: Ahmet Aydoğan), 2019, s.7

23 Şubat 2020 Pazar

DESCARTES VE VARLIK ANLAYIŞI







İnsanı diğer canlılardan ayıran özellik düşünme eylemidir. Düşünme eylemi insanın kendi yaşamına sunduğu en önemli özelliktir. Aristoteles, “Düşünmek, düşünmeyi düşünmektir.”[1]der. Düşünmeyi düşününce gerçek anlamda düşünürüz. Descartes ise ‘Felsefenin İlkeleri’ adlı eserinde: “Felsefesiz yaşamak; açmayı denemeden gözü kapalı yaşamaktır.”[2] deyip felsefenin önemini vurgulamıştır. 

Modernizm’in büyük isimlerinden biri olan Descartes, ‘Meditasyonlar’ı yazıp tek tek her şeyi açıklar. Her olaya şüpheci yaklaşıp durumlara Septikler gibi bakar.  Şimdi René Descartes’ın septik yaklaşımına bakalım. 


Septik Yaklaşım


Descartes kendi zamanına kadar, doğru zannedilen ve güvenilen bilgilerin hatalı olduğunu görmüş ve ‘Felsefenin İlkeleri’ adlı eserinde şöyle demiştir: “… Eğer Aristo yeniden dünyaya gelmiş olsaydı o bile bu yazıların kendisine ait olduğunu anlayamazdı.”[3]  İşte Descartes bundan dolayı kendisine öğretilen tüm bilgilerden, hatta matematikten bile şüphe etmiştir. Fakat bu şüphe kendisinde şu şekilde çıkmıştır: “… Sırf kuşkulanmak için kuşkulanan ve kendilerini her zaman kararsızmış gibi gösteren kuşkucuları taklit etmedim, zira aksine tüm çabam sadece emin olmaya ve kayayı ya da kili bulmak için gevşek toprağı ve kumu dışarı atmaya yönelikti.” Yani Descartes’ın şüphesi, Septiklerin ya da şüphecilerin amaç haline getirilmiş şüphesinden oldukça farklıdır.

Descartes şüpheyi, doğru ve kesin bilgiye ulaşmak için bir metot olarak kullanmıştır. Bu nedenle onun şüphesi kendiliğinden doğan bir şüphe değil, düşünülen, istenilen, hakikati aramaya yönelik hiçbir şeyi dışarıda bırakmayan tam bir şüphe, yani metodik şüphedir. Böyle bir şüpheden sonra ancak mutlak ve sarsılmaz bir hakikate ulaşılmış olacak ve bu hakikat, bilgiye önemli bir temel teşkil edecektir.

Septikler, bilginin mümkün olmadığını savunuyorlardı. Düşüncelerin, duyu organlarının insanı yanıltacağı kanısındaydılar. Her şeyden şüphe edilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Septikler, duyu organımızın bizi yanılttığını ve böylece bilginin mümkün olmadığını söylediler. Çünkü karanlık bir yolda yürürken karşıdan geçen bir kedi gölgesini gözlerim köpek olarak görebilir ya da rüzgârlı bir havada yanımda bir arkadaşımla yürürken rüzgâr uğultusunu bir fısıltı sanıp arkadaşımın bana bir şey söylediğini düşünebilirim. 

René Descartes’ın o ünlü sözünü hepimiz biliriz: “Düşünüyorum, o halde varım!” Ama bu sözün nereden geldiğine dair pek az insanın fikri olduğunu söyleyebiliriz. Şimdi de René Descartes’ın bu sözünün nereden geldiğini açıklayalım.
  

Cogito Ergo Sum / Düşünüyorum O Halde Varım


İlkin Descartes, bu sözden ‘Metot Üzerine Konuşma’, ‘Meditasyonlar’ adlı eserlerinde bahsetmiştir. ‘Meditasyonlar’ kitabında birinci meditasyonu şudur: “Kuşku duyabilecek şeylere dair.”[4] Birinci meditasyonun skeptik (derin anlamlı düşünce) varsayımları, şimdiye kadar kabul görmüş bütün inanışları açıkça sorgulamıştır. 

İkinci meditasyonu ise: “İnsan zihninin doğasına ve bedenden daha kolay bilinmesine dair.” Descartes burada skeptik hipotezinden zarar görmeyecek tek bir kesinliği umut eder. Ve aradığını şu argümanda bulur: “Cogito Ergo Sum.” / “Düşünüyorum, o halde varım” düşüncesi o kadar sağlam ve güvenilirdir ki en ileri giden skeptik düşünceler dahi onu çürütemezler. Descartes ‘Meditasyonlar’da şöyle akıl yürütmüştür:

“Kendimi dünyada kesinlikle hiçbir şey olmadığına ikna etmiş bulunmaktayım; ne gökyüzü, ne toprak, ne herhangi bir zihin, ne de beden var. Bütün bunlar benim de var olmadığım anlamına gelmez mi? Hayır: Eğer ben kendimi bir şeye ikna edebiliyorsam, var olduğum kesindir. Fakat üstün güçlü ve kurnaz bir hilekâr, bile bile ve devamlı olarak beni yanıltmaktadır. Şayet o beni yanıltıyorsa, bu durumda da var olduğum şüphesizdir. Beni ne kadar yanılgıya düşürürse düşürsün, ben bir şey olduğumu düşündüğüm sürece hiçbir şey olmamamın imkânı yoktur. Her şeyi ayrıntısıyla ele aldıktan sonra varmam gereken sonuç ben, ben varım ifadelerini ne zaman söylersem ya da ne zaman düşünürsem düşüneyim zorunlu olarak doğrudurlar.”[5]

Descartes, geometri ve matematik dâhil her şeyden şüphe etmiş olup sadece şüphe ettiğinden kesinlikle şüphe etmez. Aslında şüphe etmek de bir çeşit düşünmektir. O halde, düşündüğünden şüphe ettiğinden kesinlikle şüphe etmez. Ve ilk temel bilgi açık hakikat olarak “Cogito Ergo Sum (Düşünüyorum, o halde varım.)”ı ortaya koyar. ‘Metot Üzerine Konuşma’da der ki: “- düşünüyorum, öyleyse varım- hakikatinin, şüphecilerin en acayip faraziyelerinin bile sarsmaya gücü yetmeyecek derecede sağlam ve güvenilir olduğunu görerek, bu hakikati felsefenin ilk ilkesi olarak kabul etmeye tereddütsüz karar verdim.” René Descartes, bu konudaki sözlerini şöyle sürdürür: “Bu ilk ilkeyi, Ben-im’i, Ben Varım’ı her söylediğimde veya zihnimde kavradığımda, o zorunlu olarak doğrudur.” [6]
Descartes, böylece kendi varoluşunu yaşantı halinde yakalamaktadır. “Ben varım” fakat ne kadar zaman varım? Düşündüğüm sürece varım. O halde varlık düşünmekle ilgilidir. Hatta Descartes şöyle der: “ Var olmasaydık, şüphe edemezdik. “ 

İlk hakikat "Her düşünen vardır.", "Ben düşünüyorum.", "O halde ben varım." şeklinde bir çıkarımla elde edilmiş olmayıp çıkarımsal bir hakikat değildir. Zaten Descartes, tümdengelimin, kendisinin ‘diyalektikçiler’ dediği mantıkçıların tasım, yani kıyas ile karıştırılmamasını ister. Çünkü ona göre tasım, tümüyle yararsızdır; bilineni bildirmekten başka bir işe yaramaz. Oysa tümdengelim, her zaman değilse bile, bazen sezgi olarak da anlaşılır. O, bu hususta şöyle der: "Yalnızca sezgiyle elde edilen ilk ilkelerden çıkarılan önermeler, bazen tümdengelim yoluyla bilinirler. Fakat bir şeyin bir şeyden yalın olarak çıkarılışı, yine, sezgi sayesinde olur."

Cogito'nun çıkarımsal olduğunu kabul etmek Cogito’nun ilk hakikat olmadığını iddia etmek demek olur ki bu da bütün sistemi tehlikeye düşürür. Şu halde, Cogito, zihni bir sezgi ile kavranan, ilk ve tek fakat zorunlu bir hakikattir. Cogito, bulunan ilk hakikat ve bu itibarla felsefenin ilk ilkesi olmakla kalmaz, aynı zamanda bize hakikatin ölçütünü de verir; çünkü bu ilk hakikat açık ve seçiktir: "Şu halde, açık ve seçik olarak tasavvur ettiğimiz her şey doğrudur."

Böylece var olduğunu kanıtlayan Descartes, bundan sonra Tanrı’nın ve dış dünyanın varlığını kanıtlamaya geçer. İlkin Descartes, Tanrı’nın varlığını şöyle kanıtlar: "Mademki şüphe ediyorum, o halde varım; fakat kendimde bu şüphe denilen eksikliği görmem, bende, tam ve olgun fikirlerinin bulunmasını, dolayısıyla bu fikirlerin biricik anlaşılır nedeni olan Tanrı'nın var olmasını gerektirir; hatta olgun, sözüne sadık, aldatmaz bir Tanrı'nın varlığını gerektirir. Eğer, zihnimin, bir şeye ait olduğunu açık ve seçik olarak gördüğü her şey, gerçekten o şeye aitse, gerçek varlığın bir olgunluk olduğu ve onsuz Tanrı'nın mutlak olgunluğunu tasavvur edemeyeceğim şüphesizdir. Sonuç olarak, Tanrı, gerçekten ve zorunlu olarak vardır. Ancak böyle bir Tanrı, açık ve seçik fikirlerimi garanti ederek, ruhla bedenin gerçek ayrılığını temin eder."   

İkinci olarak, yaptığı Tanrı kanıtlamasında Descartes, Tanrı’nın mükemmelliğine ulaşır. Descartes ‘mükemmellik’ fikrine rastlamış olup kendisinin mükemmel bir varlık olmadığı için bu fikrin kendisine kendisinden gelemeyeceğini söyler. Böyle bir fikrin kendisine ancak mükemmel bir varlıktan gelebileceğini ki bunun da Tanrı’nın olduğunu ifade eder. O halde Tanrı vardır.

Tanrı mükemmel bir varlık olduğu için beni aldatmaz. Zira aldatmak onun şüphe götürmez bir eksikliğine delalet eder. O halde dış dünya da vardır. 

İslam Felsefesi’nde Gazali, ‘cogito’ nazariyesini Descartes’dan çok daha önceleri kullanmış filozoflardan biridir.[7] Descartes, “Cogito  ergo  sum, yani düşünüyorum, o halde varım.” derken Gazali aynı şekilde insanın kendi bilincinin farkında olacağını şöyle belirtir: “… İnsanın kendi varlığında hiç şüphe yoktur. Onun varlığı görünen ceset değildir. Bir kimse gözünü kapayıp, kalıbını (bedenini), gökleri, yerleri ve gözle görülebilen her şeyi unutsa dahi, kendi varlığını zaruri olarak bilir… Kendinden haberi olur…” 

Böylece Descartes ’ın ünlü ‘cogito’ nazariyesinin kök bakımından çok daha öncelere uzandığını söyleyebiliriz. 


Sonuç 


Sonuç olarak, Descartes da şüpheciler gibi davranıp şüphecileri kendi silahları ile vurmuştur. Ve kesin bilgiye ulaşmıştır. Anlaşıldığı üzere Descartes’ın epistemolojisinde Tanrı fikri vardır. Her şey Tanrı‘dan dolayı vardır.  Descartes felsefesinde, bilginin kendi kendini varlık olarak ortaya koyması, yani bilginin kendi içinde ontolojik bir alanının olması söz konusudur. Bu ise ruhun maddeden ayrı bir varlığı olmasını, ruhun başlı başına bir töz olmasını gerektirir. Böyle olunca da bunun temelinde ister istemez Tanrı olacaktır. 

Descartes, “Düşündüğümü ve var olduğumu inkâr edemem.” diyerek bu konuda yanılmadığını ifade eder. Çünkü yanılması mantıksal çelişki olacaktır. Burada en önemli nokta ‘Düşünüyorum, o halde varım’ önermesi ‘düşünen öznenin varlığı’nı ortaya koyan bir sözdür.


Barış ÇOKAZ
Çember Dergisi, 7. Sayı, 2020 










KAYNAKÇA

  • Aristoteles, Metafizik, Divan Kitap, İstanbul, 2017
  • Cogito Dergisi, Sayı:10                                                                      
  • Descartes, Meditasyonlar, Say Yay. İstanbul, 2018
  • Descartes, Felsefenin İlkeleri, Say Yay.  İstanbul, 1989
  • Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Say Yay. İstanbul, 2018 



[1] Aristoteles, Metafizik
[2] Descartes, Felsefenin İlkeleri, Say Yayıncılık, İstanbul, 1983, s.33
[3] Descartes, Felsefenin İlkeleri, Say Yayıncılık, İstanbul, 1983, s.36
[4] Descartes, Meditasyonlar, Say Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.45
[5] Descartes, Meditasyonlar, Say Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.55
[6] Descartes, Metot Üzerine Konuşma, Say Yayıncılık, İstanbul, 2016
[7] Cogito Dergisi, Sayı: 10

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...