haz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2020 Çarşamba

BİR ADAMIN VAZGEÇMEYİŞ MEKTUBU





Adam kadını sever
Adam kadınla aynı yolda yürür mutlu olur
Kadının gözlerinde Ege’nin zeytinleri vardır
Adamın yüreği Akdeniz kadar sıcaktır
Adam kadına sarılır dünya durur
Adam sever kadın uzaklaşır
Adamın adımları aşka atılırken
Kadının adımları vazgeçmek üzerinedir.
Adam bir mektup yazar kadına
Adam gözyaşlarıyla ıslatır zarfı
Adamın ellerinden mektup düşer
Adam kadını çok sever
Kadın adamdan vazgeçer…


“Vazgeçen sevgilim,

Unut diyorsun, unutmak acı bir eylem bilmez misin? Ben kendimi unuturum, kaç yaşında olduğumu unuturum da seni unutmam. Bir türkü gibi dilimde tütersin. Elbette vazgeçmeli insan birçok şeyden… Kimi zaman denizden veya gökyüzünden… Şimdi gök, senin yüzünken ben vazgeçebilir miyim senden? Unutur muyum hiç seni? O kısa saçlarının rüzgara boyun eğişini…

Vazgeçen sevgilim,

Unut diyorsun bana, beni… İnsanın ezberinde olan bir şiir unutulur mu? Gözlerindeki dizelerden vazgeçer mi gözlerim? Vazgeçer mi gülüşündeki çiçeklerden? Ay ışığından vazgeçerim de bir senden vazgeçmem. Varsın olsun sen vazgeç sevdamdan, beni sevdanla baş başa bırak…

Vazgeçen sevgilim,

Kırık mektuplardan parçalarımı topluyorum. Nedir unutmaya meyil ettiğin bunca nefret? İçimdesin sana batan kırıklar olduysa beni affet… Kırık bir mektup, yarım ve yaralı dizeler içinde bir ben… Baş belası bir salgın başımızda ölüm ile nöbet tutuyor. Seni sokak sokak gezmek istiyor kalbim fakat bu ülkemde yasak. Şimdi senin sokağında renkli merdivenler yanında açmıştır çiçekler, onlara aşkla bak…

Vazgeçen sevgilim,

Aşkla bak açan çiçeklere ve onlara bakmaktan vazgeçme. Benim senden vazgeçmeyişim gibi gülüşün hala bende. Bana sarılışın… Unut, vazgeç diyorsun bana. Nasıl aklımdaysa iki kere ikinin dört ettiği, nasıl aklımdaysa felsefenin Thales ile başladığı işte öyle aklımdasın. Ben kendimi unuturum seni unutmam. Sakladım kalbimin en derinine saklımdasın. Ve sen ezberimdeki şiir, mısralarımdasın…”


Adam bıraktı kalemi
Sildi gözlerinden akan yaşları
Masanın üzerindeki ilaçları attı ağzına
Geceye uyak düştü vazgeçen sevgilinin saçlarını
Adam uzandı yatağına gözlerini kapadı
Adam derin uykuda sabaha uyanamadı…

1 Nisan 2020 Çarşamba

SANAT VE SANATIN NE’LİĞİ ÜZERİNE






Sanatın ne anlam ifade ettiği Antik Yunan felsefesinden günümüze kadar tartışılagelmektedir. Sanat ‘güzel’ ile ilişkili midir? Yoksa muzu duvara asıp bir sanat yaptığımızı söyleyebilir miyiz? Modern dönemde bu konu üzerine birden fazla tartışma gözler önünde belirir.


Bilindiği üzere sadece görsel sanatlar çerçevesinde bir sanat tartışması yer almaz. Günümüz edebiyatına baktığımızda da “Sanat, sanat içindir.” veya “Sanat, toplum içindir.” gibi tartışmalar da yer almaktadır.

Makalemi kaleme almamdaki asıl amaç sanatın Antik Yunan felsefesinde nasıl yer ettiğine ve modern dönemde sanatın nasıl yeri olduğuna bakmak ve açıklamaya çalışmaktır. Şimdi, bir yağlı boya çalışması yapan ressam nasıl ki fırçasını tuval üzerinde kaydırıyorsa ben de sanat üzerine kelimelerimi bu sayfalar üzerinde kaydırmaya başlayacağım…

Nedir Sanat?

Sanatı açık maviye çalan gökyüzü ile koyu maviye çalan bir denizin kesiştiği noktaya benzetirim. Bir başka deyiş ile sanat, denizin biraz üstünde ve gökyüzünün biraz altında yer alır. Söz konusu sanatın bu yeri ufuk çizgisine tekabül eder. Dolayısıyla sanatı ufuk çizgisine benzetiyor olmam onun sonsuzluğuna ve sınırsızlığına işaret etmektedir.

Bilim, tarih, din, bilgi gibi alanların felsefesi olduğu gibi elbette sanatın da felsefesi vardır. Sanatın felsefesinden önce sanatın ne olduğuna bakmak yarar sağlayacaktır. Sanat, [lng. art; Fr. art; Alm. kunst.] birden fazla anlama gelmektedir. İlk anlamlarından bir tanesi bir etkinliğin gerçekleştirilmesi veya belli bir işin yapılmasıyla ilgili yöntem, bilgi ve kuralların tümüdür. Başka bir tanımında ise işi belli bir estetik duyguyu yansıtacak bir biçimde gerçekleştirme tarzıdır. Doğada olmayan bir şeyi yaratma amacına yönelmiş rasyonel faaliyettir.[1]

Yukarıda sözünü ettiğim yaratma amacını sayfalarımızın ilerleyen kısımlarında daha geniş ve derinlemesine ele alacağız. Şimdi sanatın tanımından sonra sanat felsefesine bakmak yerinde olacaktır. Söz konusu olan sanat felsefesi [lng. philosophy of art; Fr. philosophie dé l’art; Alm. kunstphilosophie.] ya da bir başka deyişle estetik; sanatla,  güzelle ilgilenen felsefe dalıdır. Sadece sanat eseriyle bağlantılı olarak çıkan problemleri ele almaktadır. Sanatın farklı kültürlerdeki yerini ve insan için sanatın taşıdığı anlamı araştırır. Ayrıca duygu ve beğeni yargısı olarak da geçen estetik, duyusal ve duygusal değerleri de inceler.

Bir sanatçı sanat eserini ortaya koyarken mutlaka bir çerçeve oluşturur. Bu noktada sanatın bileşenleri doğmaktadır. Öyle ki bu bileşenler sanatçı, nesne ve nesneden etkilenenlerdir. Elbette estetiğin kendi içinde taklit, temsil, dışavurum, biçimci kuram ile içerik ve estetik deneyim kuramları vardır.[2] Fakat bir yere kadar gelen bu kuramlar, herhangi bir şairin yarım kalan dizesi gibi eksik kalmıştır.

Bu kuramlardan kısaca bahsedecek olursak ilk olarak taklit kuramı ya da diğer adıyla yansıtma kuramı yer alır. Taklit kuramı temel olarak bir şeyin sanat eseri olabilmesi için başka bir şeyi taklit etmesi gerektiğini söyler. Bu kuram en zayıf kuramdır. Birçok eleştiri almıştır. Her ne kadar bazı hayvan seslerinin taklitlerine dayanan birkaç müzik eseri varsa da bunlar müzik sanatı içinde çok küçük yerlere sahiptir.

Diğer bir kuram ise temsil kuramıdır. Bu kuram taklit kuramının eksiklerini kapatmak amacıyla ortaya çıkar. Sanat eserinin bir şeyleri temsil etmesi gerektiğini söyler. Bu kuramın odak noktası ise ortaya koyduğu şeyi temsil ediyor olmasıdır. Taklit kuramı gibi bu kuram da birçok eleştiri almıştır.
Dışavurum kuramına baktığımızda ise bu kuram sanat eseri ile sanatçıya odaklanır. Örneğin,  E. Munch’un “Çığlık” adlı tablosu bu kurama örnektir. Munch, doğanın çığlığını duyduğunu ve bu durumda hissettiği dehşeti ve kaygıyı resmeder.

Biçimci kuram ve içerikte ise sanatın ayırt edici özelliği içerik değil biçimdir. Örneğin, “İsa’nın Dirilişi” adlı eserde “İsa o şekilde mi dirildi, yoksa ressam çizerken aşırı dinci tutum mu izledi?” gibi şeylere bakılmaz. Aksine, tekniğe ve olayın nasıl resmedildiğine, biçimine bakılır. Biçimci kuram da diğer kuramlar gibi eleştiri almıştır. Bu eleştirilerden biri şudur: Her şeyin biçimi vardır. Bardağın da biçimi vardır. O halde o da sanat eseri midir?

Son olarak estetik deneyim kuramına bakıldığında odak noktası sanat eserine bakan kişi, yani öznedir. Bizde estetik haz ve deneyim uyandıran kişi sanatçıdır. Bu kuramı Kant’ın üçüncü kritiğinde bulmak mümkündür.

Sanat nasıl tanımlanır? Sanat eseri neye denir? Bir sanat eserini güzel veya çirkin kılan şey nedir? İşte sanat felsefesi bu sorularla düşünce savaşı verir ve kesin olarak bir noktada savaşı kazandığını söyleyemeyiz. Çünkü sanatın hala tanımlanamadığı noktada yer almaktayız.

Sanatta “Güzel sanat varsa çirkin sanatta vardır.” gibisinden bir çıkarım yapılabilir mi? Bu sorunun da üstünde sisli bulutlar bulunur. Çünkü bu soru üzerine kesin yargıya varılamaz. O halde bu noktada da “Sanat ve sanatı ‘güzel’’ kılan şey ‘öznellik’ midir?” sorusunu sormak yerinde olacaktır.

İşte şu anda sanatın ne’liği üzerine bir tartışmanın içinde kendimizi bulmuş oluyoruz. Makaleyi okurken sanatın derinliği içinde kaybolup tekrar aydınlığa çıkmamızı ümit ediyorum… Sanatta yer eden öznellik bakış açısına baktığımız zaman 19. yüzyılın büyük ve usta filozofu Kant (1724- 1804) Yargı Yetisinin Eleştirisi adlı eserinde ‘beğeni yargısından’ söz eder ve sanatı evrensel olarak tanımlar. Dolayısıyla sanatta yer alan öznellik bir toz gibi kaybolur.

Bir başka pencereden bakıldığında ise güzelin matematiksel olduğu, buna bağlı olarak da sanatın matematiksel bir özellik taşıdığı için nesnel olduğu anlayışı vardır. Bu anlayış Antik Yunan dünyasının Pythagorasçı estetik anlayışına kadar dayanır. Böylece Antikçağdan sonraki modern çağa kadar hala sanatın ne olduğu üzerine genişçe düşünme eylemi yer alır. 

Antik Yunan ve Sanat

Antik Yunan felsefesinde sanatın yeri oldukça geniştir. Sanat sadece güzellik anlamı barındırmaz Yunan dünyasında. Sanatın büyük bir uzmanlık alanı gerektirdiğini düşünürler. Bundan dolayıdır ki Platon sanat kavramını geniş tutar ve belli başlı eserlerinde doktorun da balık avcısının da bir sanatı olduğunu Sofist, Devlet gibi eserlerinde vurgular. En nihayetinde onların yaptıkları işte de bir uzmanlık alanı söz konusudur.

Platon’un gençlik dönemi eserlerinden biri olan İon adlı eseri de sanatın ne olduğuna, nasıl yer ettiğine dair büyük önem taşır. Platon sanatın bilgi ile ilişkisine bakarak sanatı yargılar. Sanatın epistemolojik statüsü ile ilgilenir.

Sanatçı, belirli konuları belirli biçim kullanarak işler. Sokrates, eserde rhapsod İon’un bir sanatı olmadığını, onda sadece Tanrısal esin olduğunu ifade eder. İon’un etkileyici olmasının nedeni tam olarak buna bağlanır.

Sokrates, İon’un Homeros konusunda daha iyi konuşmasını sağlayan şeyin şu olduğunu söyler: “Sanat değil, ilahi güç.”[3] Yani öyle ki İon’un Homeros hakkında daha iyi konuşmasını sağlayan şey ilahi güce bağlanmıştır.

Platon, diyaloğunda (Sokrates konuşur) şairi şöyle tanımlar: “Şairler Tanrıların çevirmenleridir.”[4] Şairler, Tanrılar tarafından sürüklenirler. Devamında ise diyalog şöyle devam eder: “…Tanrı, en kötü şairi alıp, ona kendi ağzıyla en iyi şiiri söyletti.” Sokrates burada yine sanatla değil, Tanrı’nın yardımıyla o güzel sözleri söylediklerini vurgular.

Sokrates İon’a bu noktada şunu sorar:
“Peki, siz rhapsodlar, şairlerin çevirmenleri değil misiniz?
İon: Doğru söylüyorsun Sokrates.
Sokrates:  O halde sizler, çevirmenlerin çevirmenisiniz...” [5]

İon, Homeros’un şiirlerini okuyarak insanları etkileyebilir fakat bir sanatı yoktur. Sanatı olmamasının sebebi uzmanlığı olmamasına bağlanır. Rhapsod’un ne olduğunu Sokrates şöyle tanımlar: “Rhapsodlar, aslında şairlerin düşüncelerinin tercümanıdır.”[6] Diyalogda, rhapsod İon sadece Homeros üzerine şiirlerde usta olduğunu söyler ve Sokrates bunu çürütür. Diyalogda Platon sürekli olarak geleneği işin içine katmaktadır.

Sanat konusunu şiirden yola çıkarak ele alan Platon, güzel kavramını Büyük Hippias adlı eserinde inceler.  Şöyle ki önce güzeli tartışır, ardından geleneğe bakarak “Homeros zamanında nasıldı?” diye inceler.

Antik Yunan’da güzel ve iyi hep bir arada düşünülürdü. Sokrates’e göre ‘güzel olan’ değil, ‘güzel’ kavramının üzerinde durmak oldukça önem taşırdı. Söz konusu olan Büyük Hippias’da ‘güzel’ kavramı tartışılır fakat bir sonuca varılamaz.

Diyalog sofist Hippias ile Sokrates arasındadır. Platon’un diyalogları genelde çarşıda, pazarda yolda geçenlerle karşılaşma şeklinde olur. Yoldan geçen kimseler Sokrates ile karşılaşırlar ve diyalog başlar. Bu şekilde Platon yolda karşılaşmayı bilerek kurgular. Dolayısıyla “Felsefe yolda olmaktır.” sözüne bu anlamda işaret edilebilir. Felsefe hayatın içinde ve hayatı yönlendirendir.

Büyük Hippias diyaloğunda Sokrates kendini gizler. Bir kişi var, der. “Ve bu kişi güzelin ne olduğunu seninle öğrenmek ister. Ona neler söylemeliyim? Bilgili bir kişi olarak güzelin ne olduğunu tanımlar mısın?” diye sorar Hippias’a. Burada Hippias sanatın basit ve kolay bir şey olduğunu vurgular.

“Güzel nedir?” tartışması başladığında Hippias’ın sürekli örnekler verdiğini, mesela bir kadının güzel olduğunu, altın bir çömleğin güzel durduğunu ifade eder. Zira Sokrates, böyle bir güzel anlayışını düşünmez. Diyalogda güzelin birden fazla tanımı yapılır. Sokrates ‘güzel olanın’ değil, tersine ‘güzel’ kavramının ne olduğuna bakmak gerektiğini vurgular ve şunu ifade eder: “Güzellik diye bir kavram vardır ve bu kavrama katılan şey güzeldir…”[7]

Dolayısıyla sanatın ve güzelin Antik Yunan’dan itibaren derin bir şekilde ele alındığını görmüş bulunduk. Günümüzde bile “Güzel nedir?” diye sorduğumuzda dalında açan, bir kadının gözlerinin yeşiline benzeyen dalların ve güneş sarısına çalan papatya yapraklarının güzel olduğunu söyleyenler mevcuttur. Bunu söyleyen kimseler Sokrates karşısında yine güzel üzerine örnek verdiği için güzel olan ile ilişkilendirilecektir.

Platon, Büyük Hippias diyaloğunun sonunda da Sokrates’i konuşturur ve şunu vurgular: “ Ey Hippias! Atalarımız boşuna bu sözü söylememiş değil mi? Güzel olan şeyler zor olandır…”

Modern Dünya ve Sanat

Antik Yunan kıyılarının derinliklerinden her ne kadar çıkmış olsak da şimdi modern dünyanın üzerinde tekrar koca bir derinliğe gireceğiz. Bilindiği üzere modern düşünceyi ya da aydınlanma çağını Descartes ile başlatabiliriz. Öyle ki Descartes “Düşünüyorum, o halde varım.” ya da “Cogito, ergo sum.”[8] diyerek, düşündüğünü ve varlığını kesin olarak bildiğini bize gösterir.

Günümüz dünyasına bakmadan önce 19. yüzyıl düşünürü Kant’ın sanat anlayışına baktığımızda ilk başta da ifade ettiğim gibi Yargı Yetisinin Eleştirisi’nde, estetik alanına ilişkin beğeni yargısını uygular.

Kant, güzelliğin nesnede olduğu, sanat yapıtının doğaya gizlenmiş bir nesne olarak kabul eden Rönesans anlayışına karşı çıkar. Çünkü Kant özneyi merkeze koyar. Bir başka deyişle Kant’a göre güzellik öznededir.[9] Estetik deneyimde Aydınlanma’ya özgü bir dönüşüm vardır. Modern sanatın felsefi temeli estetik deneyimi mümkün kılan düşünsel tutumdur. Modern estettik deneyimde iki şey söz konusudur. Bunlardan biri incelmiş ve entelektüelleşmiş zevk iken diğeri kayıtsız bir seyir idealidir.

Kant için sanat, sanki bir oyun gibi, kendi için hoş olan bir uğraştır.[10] Yani sanat özgürdür. Bu özellik onu özgür kıldığı için Kant, ‘güzel sanatı’, ‘özgür sanat’ olarak adlandırır. Kant’a göre, güzel sanatların ayırt edici özelliği, ‘özgür sanat’ olmasıdır. Ayrıca güzel sanat, ruhu düşüncelere uyumlu hale getirir.

Kant’ın sanat ve estetik üzerine anlayışına baktıktan sonra Kant’tan sonra gelen Alman İdealizmi’nin üyelerinden Hegel’in sanat üzerine görüşlerine değinmek yerinde olacaktır. Hegel’de estetik kavramının içine giren güzelliği Estetik Üzerine Dersler eserinde şöyle tanımlanır: “Tinin dışlaşarak, nesnelleşerek duyular dünyasında görünüşe çıkmasıdır.”[11] Bu düşünce, eserinin ilk bölümünü oluşturur.  ‘Güzel’, idenin ya da Geist’ın duyusal bir görüş kazanması olup bu ide soyut bir evrensellik olarak değil,  kendi içinde soyutu bulunduran ve gerçeğin somut bir idealitesi olarak duyusal alanda kendisini ortaya koyan canlı hakikat ve yaşam olarak tüm canlıları etkileyip uyaran, onları harekete geçiren bir –ide-dir.

Hegel’e göre güzellik, hakiki gerçekliğini sanat alanında kazanır. Hegel için sanat doğanın taklidi değildir. Kant gibi Hegel de özneye dönmüş olup sanatı özne üzerine yerleştirir ve hatta sanat kaynağını duyusal formlarla, yani öznenin kendi kişisel duyusal alanıyla kendine özgü bir uyum ve ruh kazandığı ideal bir dünyanın yaratısıdır. Bir başka deyişle gerçeklikle ideal olan kendi içinde kaynaştırılır.

Hegel’in Kant’tan aldığı felsefi düşünce kadar ondan ayrıldığı noktalar da vardır. Bu noktalardan bir tanesinde Kant için güzel ve sanat hakkında bir bilim olamayıp sadece onlar hakkında eleştiriler yapılabileceği düşüncesi yer alırken bir diğerinde Hegel için sanatın, tinin en üstün formu olmaktan uzak bulunduğundan dolayı yetkinliğine ancak bilim içinde kavuşacağı düşüncesi yer alır.
Hegel’in estetik tanımına döndüğümüzde estetik, konu olarak güzelin geniş imparatorluğuna sahiptir. Ayrıca bu bilime en iyi uyan ifadeyi kullanmak gerekirse sanat felsefesi ya da güzel sanatlar felsefesi demek uygun düşer. En başta güzel ve sanat hakkında veya sanatın ne’liği hakkında birçok konu tartışılmıştı, bazı kuramlar yer almıştı. Dolayısıyla bu tartışmalar Hegel döneminde de devam etmiştir. Sanatın bir görünüş mü yoksa bir yanılsama mı olduğu soruları cevaplarını bulmak üzere kitaplara bir nakış gibi işlenmiştir.

Ayrıca ele alınan bir başka soru ise “Sanat bir bilgi midir?” sorusudur. Bu soru Antik Yunan felsefesinde Platon’un ilk başlarda sözünü ettiğim İon eserinde ele alınmaktadır. Bundan dolayıdır ki Platon sanata bilgiyle yaklaşmaktadır. Hegel ise Antik Yunan düşüncesinden farkı olarak sanat yapıtının kendisini dışsal bir nesne olarak görünüşe sunduğunu ve bunu aracısız bir belirlenim ile kendisine rengini, biçimini, sesini veren duyusal bireysellik ile olduğunu ifade etmiştir.[12]

Sonuç olarak sanat üzerine yolculuğumuza Antik Yunan düşüncesinden yola çıkmış bulunup 19. yüzyıl düşünürlerinden Kant’ın yanına uğradık ve ardından Hegel’in estetik görüşlerine değindik. Şimdi ise kısaca günümüzde sanatın yerine ve ne’liğine değinecek olursak geçmişten bugüne kadar sanatın tanımının hala muallak içinde olduğu, kesin bir tanımının yapılamadığı görülmektedir.

Günümüzde bir muzun duvara asılıp sanat olduğunu da ifade edenler yer almaktadır. Sanat eğer böyle bir şeyse o halde basitçe şeyler bile sanat olup onu yapanlara da sanatçı mı denmelidir? Muzu duvara asmak mı sanat yoksa bu fikri ortaya koymak mı sanattır? Yanımda Platon olsa muhtemelen bana şunları söylerdi:

 “Ey yazar, bak başının üzerinde koca kainat! Muzu duvara asmak değil, bir uzmanlıktır sanat…”







KAYNAKÇA


-          Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü
-          Hakkı Hünler, Estetiğin Kısa Tarihi
-          Platon, İon
-          Platon, Büyük Hippias
-          Descartes, Meditasyonlar
-          Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi
-          G. W. F. Hegel- Eserlerinden Seçmeler




[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul, 1999, s.748
[2] Hakkı Hünler, Estetiğin Kısa Tarihi
[3] Platon, İon, (Çev. Furkan Akderin), İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.41, 533 d 2
[4] Platon, İon, (Çev. Furkan Akderin), İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.43, 534 e 7
[5] Platon, İon, (Çev. Furkan Akderin),  İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.44, 535 a 7
[6] Platon, İon,(Çev. Furkan Akderin) İstanbul: Say Yayıncılık, 2010, s.34, 530 c 4
[7] Platon, Büyük Hippias, (Çev. Furkan Akderin) İstanbul: Say Yayıncılık
[8] Descartes, Meditasyonlar, (Çev. Engin Sunar)Say Yayıncılık, İstanbul, 2010, s.55
[9] Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, (Çev. Aziz Yardımlı), İdea Yayınları
[10] Kant, Yargı Yetisinin Eleştirisi, (Çev. Aziz Yardımlı), İdea Yayınları
[11] G. W. F. Hegel Eserlerinden Seçmeler (Çev. Nejat Bozkurt), Sentez Yayıncılık, İstanbul, 2014, s.203
[12] G. W. F. Hegel Eserlerinden Seçmeler (Çev. Nejat Bozkurt), Sentez Yayıncılık, İstanbul, 2014, s.214

12 Mart 2020 Perşembe

YAŞARKEN ÖLENLER VE İNTİHAR ÜZERİNE








Makalemi kaleme alırken Helenistik Dönemin ilk büyük okulu olan Epikürosçu Okul’un kurucusu Epiküros’un ölüm üzerine söylediklerinden hareket etmek istedim. Ölüm nedir? Yaşarken ölen kimseler toplumumuzda nasıl yer etmektedir? Epiküros, felsefesiyle insanı Tanrı ve ölüm korkusundan kurtarıp bir ruh sükûnetine ulaştırmayı amaçlamıştır. Tüm bunlara değindikten sonra intiharın ne olduğunu ve intihar türlerini ele alıp makalemi noktalamış bulundum. Şimdi yaşarken ölenler arasında cesetlere basmadan dolaşmaya başlayalım.


Yaşayan Ölülere Yas Tutulmaz


Öncelikle tıpkı eğitim, ahlak, bilgi, sanat gibi ölümün de bir felsefesi vardır. “Ölüm nedir?” sorusuna bakıldığında şöyle cevap vermek mümkün olacaktır: “Ölüm, (Ing. Death) canlı varlıklarda hayati fonksiyonların veya hayatın son bulması; insanda bilinçli deneyimin tamamen nihayetlenmesi durumudur.”[1] Ölüm felsefesi üzerine çalışan kimseler ölüm bağlamında en çok ölümün doğasının ne olduğu sorusu üzerinde durmuşlardır.  Tüm bunlarla beraber ölüm tam olarak bilinmez. Ölümü bilmek için ölümü yaşamak gerekir.

Ölüm korkusuna baktığımızda insan varlıklarının hayatlarının son bulacağı kaygısı ya da endişesidir. İnsanların çoğu ölüm korkusu ile yaşar. Hatta öyle insanlar var ki ölüm korkusu sebebi ile her zaman için hayatı iyi ve etik bir biçimde yaşamaya –çalışırlar.- Ölüm korkusu ile nasıl baş edileceği konusunda bazı felsefi yaklaşımlar gelişir ki bunlardan bir tanesi Epiküros ve Epikürosçular, bir diğeri Wittgenstein tarafından benimsenen yaklaşımlardır. Bu yaklaşım ölümün yaşanan bir şey olmaması nedeniyle ölüm korkusunun rasyonel bir şey olmadığı düşüncesi üzerine yükselir.

Öyle ki birçok kimse ölümden korkar ve yaşarken öldüklerini ifade ederler. Yaşarken ölmek, ölüp de toprağa girmekten daha kötüdür. Yaşadığınız halde ölü olarak yer ederseniz kimse sizi ve düşüncelerinizi var saymaz. Çünkü sizinle beraber düşünceleriniz de ölmüştür. Bundan dolaydır ki düşüncelerin canı yanmaz. En nihayetinde yaşarken ölenlere yas tutulmaz.

Helenistik dönem filozofu Epiküros, ölüm korkusunun zaman kaybı olduğunu ve yanlış bir mantığa dayandığını savunur. Ona göre sağlıklı düşünülürse ölüm korkusundan korkmamak gerektiğini insanlar anlayacaktır.


“Biz Varsak Ölüm Yok, Ölüm Varsa Biz Yokuz…”[2]


Epiküros’a göre felsefenin amacı daha iyi bir hayata sahip olmak ve mutluluğa ulaşmaktır. Kimi insanlar ölümün üzerine düşünmekten korkarlar ve bu nedenle ölümü düşünmemeyi tercih ederler. Oysa ölüm hayatta bir gerçektir. Tıpkı karanlık bir gecede gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi…

Hayatta bazı anahtarlar vardır ve bu anahtarlar bazı kapıları açar. Epiküros’ta ise hayatın anahtarı ‘haz’dır. Haz her insanın aradığı şeydir. Tabi bu anahtar fazla zorlandığında kırılabilir. Bundan dolayı istenilen her haz tadında olmalı ve aşırıya kaçılmamalıdır. Mümkün oldukça acıdan kaçmak gerekir. Acıdan kaçmadıkça ruhsal sağlık sorunları yaşanır ve kişi oldukça üzülür.

Epiküros’a göre ruhsal haz, bedensel hazdan daha üstündür.[3] Mutlu yaşamın ereğinde beden ve ruh erincinin yatması gerekir. Mutluluğun sağlanmasıyla insan haz dolu olur. Epiküros ruh-beden bütünlüğünü iç içe ele alır. Birini alıp diğerini yok saymak gibi bir durum söz konusu değildir.

İnsanın bedensel olarak acı çektiğini varsayalım ya da bir kimse birisinin elini bıçakla kesmiş olsun. O yara anlık acı hissi uyandırır. Hatta bazı yaralar vardır sardıkça kanar… Ama eninde sonunda o acı hissi bedenden gider. Bu durum ruhsal acıda aynı şekilde yer etmez. Ruhun çektiği acılar bedende çekilen acılardan daha kalıcıdır.

Ölüme ve ölüm korkusuna geri döndüğümüzde iki bakımdan ayrı görüş ortaya koymak mümkündür. Bu görüşler ölümün hayatımızı olumsuz etkilemesidir. İlki ölümden sonra bizi beklediğini düşündüğümüz cezalar ve bir diğeri ise ölümle birlikte kaybettiğimiz, elimizden kaydığını düşündüğümüz bu dünyaya ilişkin tatlı duygularımız ve hazlarımızdır. Böylece Epiküros için ölümden korkmanın bir temel dayanağı olmadığını görmüş bulunuruz. Çünkü Menoikeus’a yazdığı mektuptaki o ünlü sözünde ifade ettiği gibi: “En büyük kötü olan ölüm bizim için hiçbir şeydir, çünkü biz varken ölüm yoktur, ölüm gelince de biz yokuz.” İşte bu sözü onun felsefesini ileri taşımış olmakla kalmayıp öğrencilerine de yol göstermiştir.

Öyle ki ölüm ne yaşayanları ilgilendirir ne de ölenleri… Burada müthiş bir diyalektik göze çarpar. Epiküros bu diyalektiği mutlaka vurgular. Bir başka deyiş ile biz yaşarken ölüm yoktur, ölüm gelince biz yaşamıyoruzdur.

Epiküros için her insan kendi evrenini içinde taşımaktadır. Ölüme karşı durup korkmamak, insanlar arasında Tanrı gibi özgür ve egemen yaşamak gereklidir. Bundan dolayıdır ki: “Böylece, ne uyanıkken ne de uyurken hiçbir zaman sarsılmayacaksın ve insanlar arasında Tanrı gibi yaşayacaksın.”[4] der.

Bazı insanlar ölümden sonraki hayatlarında cezalandırılacaklarından kaygılanırlar. Epiküros bu kaygıyı da önemsemez. Basitçe söylemek gerekirse Epiküros tüm felsefesini mezar taşında şöyle özetler: “Ben varsam ölüm yok, ölüm varsa ben yokum…”


Ölümlere Verilen İntihar Süsü


Birçok intihar son zamanlarda ölüm ile sonuçlanmaktadır. İntihar bir kaçış ya da kurtulma olarak gözükse de böyle bir şey söz konusu değildir. Epiküros felsefesinde intihara karşı çıkar. Öyle ki hayatta yer alan bir renk bile –örneğin denizin koyusu, gökyüzünün açığı- bizlere haz verebilir.

İntihar fenomeninin kelime anlamına, yüzeysel olarak, bakınca bir kimsenin ruhsal ve toplumsal nedenlerle yaşamına kendi elleri ile son vermesi ya da kendini öldürmesidir. Bu tanım oldukça yüzeysel olacağından dolayı böylesine derin bir konuda boğulma tehlikesine karşı olsa da bizlerin kulaç atması yerinde olacaktır.

İntihar kelimesini, 20. yüzyıl toplumbilimcileri arasında önemli bir yer alan bilim insanı Emile Durkheim (1858-1917) nasıl ele aldı? İntihar üzerine neler söyledi? Bu noktada Durkheim intihar kavramını en temel biçimde şöyle tanımlar: “Ölen kişi tarafından ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan olumlu ya da olumsuz bir edimin doğrudan ya da dolaylı sonucu olan her ölüm olayına intihar denir.”[5]

Durkheim, intiharı bir akıl hastalığının sonucu olarak mı ele almak gerektiğini araştırıyordu. Öyle ki ya intihar eden kimselerin kendilerine özgü özel bir hastalık, yani delilik söz konusu, ya da intiharın bir ya da birçok delilik türlerinin bir bölümü olduğu düşünülmektedir. İntiharı kendine özgü bir hastalık olarak göstermek üzere ortaya atılan önerilerin geçersizliği bazı deneylerle açıklık kazanmıştır.

İntihar bir delilik ise toplumumuza göre tüm felsefecilerin ya da filozofların intihar etmesi gerekir. En nihayetinde toplumumuzda filozoflar deli ya da akıl yoksunu olarak nitelendirilir. Hâlbuki deli olan insanlar çoğu akıllı insanlardan daha akıllıdırlar.

Durkheim’a göre intihar yaşlara göre değişiklik gösterir.[6] Ayrıca mevsimler de bazı ülkelerde intiharı tetikler. Tüm bunları İntihar adlı eserinde bazı grafik ve tablolar ile birlikte verir. Unutulmamalıdır ki Durkheim, neden intihar edilir sorusu ile değil, diğer ülkelere kıyasla intihar sebebini bizlere sunar.         

    
Durkheim’ın deyimi ile “intihar değil, intiharlar vardır…”[7] Buradan çıkarılacak şey intiharın çeşitleri olduğudur. İntihar fenomeni kendini çeşitleriyle de gösterir: Bencil, elcil, kuralsızlık gibi… Bunlar dışında ise delilik intiharında da bazı intihar tipleri mevcuttur. Bunlar ise; melankoli intiharı, kaçık intiharı, saplantı intiharı ve otomatik intihardır.

Ölümden kaçmaya çalışan insanların bazı ölümlere intihar süsü verdiklerini görürüz. Tıpkı öldürdüğümüz bir örümceği kendi ağları içinde bırakmak gibi… Epiküros’a geri döndüğümüzde Epikürosçular intihardan uzak, haz dolu yaşam sürerler. Bunun tam tersi olarak Stoacılar ise intiharın bir cesaret ve bilgelik işi olduğunu belirtirler.  Onlar kendi elleriyle hayata son vermeyi erdemli bir insanın eylemi olarak algılamışlardır.

Sonuç olarak Epiküros’un felsefesinden hareketle hem ölüme hem ölüm korkusuna, bununla beraber olarak da Epiküros’un o meşhur sözüne değinmiş bulunduk. Ölümden korkmayıp hazza yaklaşmak, hayattan da haz almamız gerektiğinden söz ettik. Ayrıca intihar fenomenine Durkheim’dan hareketle yola çıktık ve intihar türlerine değindik.

Her canlı ölümü mutlaka tadacaktır. Bir bitki bile ekildikten bir süre sonra yosun yeşiline çalan canlı bir renge sahip olur. Büyür ve uzar. Gün gelir o ağaç da yaşlanır ve sonbaharda yaprak döker. Aynı ölüme yas tutan insanlar gibi…



Henidik Dergisi, 6. Sayı, 2020





  


KAYNAKÇA

·         Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü
·         Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna
·         Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt IV
·         Emile Durkheim, İntihar



[1] Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2017,s.336
[2] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna, YKY, İstanbul, 2007, s.517
[3] Ahmet Arslan, İlkçağ Felsefe Tarihi Cilt IV, İst. Bilgi Üni. Yay.,  İstanbul, 2010, s.131
[4] Diogenes Laertios, Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: C. Şentuna, YKY, İstanbul, 2007, s.521
[5] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.25
[6] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.191
[7] Emile Durkheim, İntihar, Çev. Prof. Dr. Özer Ozankaya, Cem Yayıncılık, İstanbul, 2017,s.321

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...