yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2020 Cuma

HAYAT İÇİNDEN FELSEFE VE EDEBİYAT KALINTILARI



Koca dünya içinde felsefe ve edebiyata dair kırıntılar gerçekten var mıdır? Eğer varsa bu kırıntıları toplamak yerine neden üzerine basıp geçiyoruz? Hayat içinde felsefe ve edebiyatın kalıntılarını toplamak amacıyla bu makaleyi kaleme alıyorum. Yavaş yavaş felsefe ve edebiyat denizinde kulaçlarımızı atmaya başlayalım.

Felsefe Günümüzde Neden Sevilmiyor?

 Felsefe; [lng. philosophy; Fr. philosophie; AI. philosophie] yunanca ‘seviyorum, peşinden koşuyorum, arıyorum’ anlamına gelen phileo ve 'bilgi, bilgelik' anlamına gelen sophia sözcüklerinden türeyen terimin işaret ettiği entelektüel faaliyet ve disiplindir.[1] Buna göre, felsefe Yunanlılar için, 'bilgelik sevgisi' ya da 'hikmet arayışı' anlamına gelmiştir. Çoğu kimse için felsefe gereksiz, herhangi bir amacı olmayan şey olarak görülmektedir. Felsefenin gereksiz olduğunu düşünenler, düşünmemeyi ilke edinen kimselerdir. Düşünmemeyi düşünmek için düşünürler. Oysa düşünmeyi düşünmek onların mutlu olmalarını sağlayacaktır.

Felsefe eğitiminin çok küçük yaşlarda başlaması gerektiği kanısındayım ki küçük yaşta felsefeye başlamak o kişiye birçok farklı pencereler açacaktır. Arthur Schopenhauer, bu konu hakkında şöyle söyler: “Üniversitelerde ders olarak okutulmasının kesinlikle felsefeye değişik bakımlardan faydası dokunur. Bu sayede o resmi bir varlık kazanır ve insanların gözünde konumu yükselir, böylelikle de varlığı sürekli olarak akla gelir ve insanlar onun farkında olur.”[2] Üniversitelerde okutulan felsefenin faydası dokunacaktır fakat öğrencide yine de bir şeyler eksik kalacaktır. Günümüzdeki en önemli problem sadece felsefe öğrencilerinin değil aynı zamanda toplumumuzun da kitap okumuyor olmasıdır. Kitap okumayan ya da kitap okumayı sevmeyen bir toplum felsefeden kopmuştur ya da kopmasına ramak kalmıştır. Bu çeşit eksikliklerin tamamlanması küçük yaşlarda olur. Eğer küçük yaşlardan felsefe okutulursa, felsefe yeni bir varlık kazanır. Konumu ya da bir başka deyiş ile yeri daha çok yükselir ve yücelir.

Çoğu kimse için felsefe gereksiz görüldüğü kadar sıkıcı olarak da görülür. Aslında felsefe sıkıcı bir şey değildir. Onu sıkıcı kılan insanlardır. Fakat hayatın her yerine, insanın saç telinden ayak tırnağına kadar nakış nakış işlenmiştir. Her insan düşüncelidir. Yağmurlu bir havada, dar bir sokağın kaldırımında yürüyen kişi bile bir düşünce halindedir. Kimileri uykusunda bile düşünür. Bu felsefenin hayata işlendiğinin başka bir söylemidir.

Akıllılar İçinde ‘Deli’ Filozoflar

Günümüzde her insan kendini diğer insanlardan daha akıllı ve üstün sanıyor. Oysa akıllılık asla kurnazlık anlamına gelmez. Fakat gelin görün ki günümüz insanı bunu kurnazlık olarak niteler. Son zamanlarda çokça işittiğim söylemler şunlardır: “Felsefeciler / filozoflar delidir! Onlara asla inanmayın, dediklerine sakın güvenmeyin! Onlar sizi kandırıyorlar…” bu çeşit söylemleri acı içinde dinler oldum. Aslında deli olan filozoflar değil akıllı olan insanlardır.

Bir filozofun deliliği felsefe uğrunadır. Bu delilik sadece felsefe ile de bağlı kalmaz aynı zamanda yaşamın da içinde yer alır. Filozof, felsefenin ve hayatın delisidir. Sürekli olarak sorgulamak ister ve merak duygusu içinde yaşar. Merak duygusu olmazsa felsefe de olmaz. Felsefe bir çiçekse, merak duygusu o çiçeğin uzun ve ince kıvrımlı kahverengi dalıdır.

“Deli” olarak nitelendirilen filozoflar diğerlerinden daha akıllıdırlar. Delilik bir çeşit çocukluktur. Usta bir filozof asla içindeki çocuğu öldürmemelidir. Erasmus’un da söylediği gibi: “…Bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler, ala! Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler!”[3]

Delilik; felsefenin doğasında vardır. Herhangi bir kimse tarafından okunan bir eser (varsayalım ki felsefe eseri olsun) yüzeysel bir şekilde okunur. Fakat bir filozof o eseri deli gibi okurken akıllıcı şeyler yapar. Okuduğunda elinden geldiğince felsefi yorumlar çıkarır. Çıkarılan yorumları kendi aklı ile delice eleştirir. Bunun sonucunda yeni fikirler doğar. Bu fikirler ile felsefe bir adım daha ilerler.
Akıllılar içinde aklımızı yitirmek yerine deliler gibi felsefe savaşında olmak gerekir. “Deli” diye nitelendirilen filozofların birçok insandan daha akıllı olduğunu göstermek bu yoldan geçecektir ve elbet günün birinde aklı olan herkes delirecektir…

 Felsef/e/debiyat Kalıntıları

Şimdiye kadar felsefenin günümüzde neden sevilmediğine ve akıllılar içinde filozofların “deli” olarak görüldüğüne değinmiş bulunduk. Tüm bunlardan sonra artık felsefe ile edebiyatın hayatın içindeki kalıntılarına ve kırıntılarını toplamaya geldi. Öyle ki felsefe yapmanın iki koşulu vardır: Birincisi; aklını kullanma cesareti göstermek, ikincisi; her şeyi açık açık gösterme bilincinde olmak gerekir. Edebiyatta ise gerçeklik pek söz konusu olmaz. Kimi yazarlar / şairler hayal gücünden de etkilenir. Hayatın içinde yer alan felsefe ve edebiyat kalıntılarını toplamak gerekir. Tıpkı felsefe gibi edebiyat da hayata işlenmiştir.

Schopenhauer, şair ile filozof ayrımını çok güzel bir şekilde belirler: “Şair, düş gücünün önüne hayatın, insan karakterlerinin tablolarını getirir; hepsini canlandırır ve ardından herkesi düşünsel melekeleri[4] elverdiğince bu tablolar üzerine düşünmesi için bırakır… Ne ki filozof bu şekilde hayatın kendisini değil fakat hayattan soyutlandığı tamamlanmış fikirleri getirir ve okurunun tam olarak aynı şekilde ve kendi düşündüğü kadar düşünmesini talep eder; dolayısı ile onun hitap ettiği kesim çok dardır…”[5]

Buradan çıkarılacak en önemli şey; şair, acı içinde kıvranarak yazdığı, devrik cümlelerin üzerine devrildiği cümleler içinde kıvranıp, büyük kesime yönelirken; filozof, gücünü kendi düşünden aldığı ancak kendi düşündüğü kadar başkasını düşündürdüğü yani daha dar kesim ile beraber kalmaktadır. İşte bundan dolayıdır ki şair, (örneğin) gözleri gökyüzü mavisi, saçları başak tarlasında yer eden sarı ya da saçlarına gecenin koyuluğunu davet eden bir kimseyi, kelimeleri ile anlatırken; filozof, o sözü edilen kimsenin özünü inceler ya da özünü düşünür. Bir başka deyiş ile “şair çiçekleri derleyen ile karşılaştırılabilinir, hâlbuki filozof, çiçeklerin özünü, esasını getirene benzer.”[6]

Filozoflar-şairler ya da filozoflar-yazarlar hayatın derinliklerinde yüzmeye çalışırlar. Filozoflar, yazarlar, şairler gökyüzü; okurları denizdir. Dışarıdan ayrı iki şey gibi gözükse de aslında her ikisi de mavidir ve kitaplarda iç içedir. Filozofun en güçlü silahı düşüncesi iken; şairin en güçlü silahı kelimeleridir. Yeri gelir şairler bazı gecelerde karanlıklarını aydınlatmak adına şiirlerini yakarlar. Oysa yanan sadece şiirleri olmamıştır. Bununla beraber umutlarını da yakıp dizelere küllerini savururlar… Tüm bunlar dışında felsefe tarihi okunarak filozof olunmaz. Aslında filozof olmak da, bir ressam gibi bir müzisyen gibi ya da bir şair gibi yetenek ister. Ressamın yeteneği ellerinde, müzisyenin yeteneği sesinde, şairin yeteneği kelimelerinde iken; filozofun yeteneği de (doğuştan olabilecek) düşünme yeteneğidir.

Felsefede yer alan yeteneğin Arthur Schopenhauer da ancak doğuştan geleceğinden söz edilir. Şair, kelimelerini bir ok gibi dizer. Bu okları yay-a almak okurun işidir. Ve Schopenhauer, şöyle der: “Bütün erotik şiirlerin yüce türünün malzemesini sağlayan, dolayısıyla o (şiir) dünyevi her şeyin üzerinde uçan aşkın metaforuyla yükselir.” [7] Buradan da çıkarılacak şey çoğu şiirlerin ‘aşk’ metaforuyla yükseldiğidir. Şiir dünyanın üzerinde olan, her şeyin üzerinde uçar. Filozof ise ayağı yere basar hayal âleminde değil, hakikat peşinde koşar. Aslında şiir kabiliyeti gençlikte tomurcuklanıp yetişkinlikte açar. Bir kimsenin gençliğinde şiir daha çok ağır basar. Kişi yaşlandıkça bu eğilim zamanla kaybolur yerini düz yazıya bırakır.

Sonuç olarak, hayatın içinde yer alan felsefe ve edebiyat kalıntıları yeri geliyor karşımıza bir sokaktan geçerken ya da bir manzaraya bakarken karşımıza çıkıyor. Felsefe doğanın içinde edebiyat da doğa ile el eledir. Felsefe ile edebiyatın ‘aşk’ konusunda birleştiğini görmek gereklidir. Şimdiye kadar birkaç filozof dışında hiç kimse ‘aşk’ konusuyla ilgilenmemiştir. Deli filozoflar aşka da kafa yormalıdır tıpkı aşka âşık şairler gibi… Kimi insanlar bir düşünceye, kimileri bir şiire âşıktırlar. Ben de yalnızlığıma aşığım. Yalnızlıkta parlayan bir ışık misali…

Şairler ışığın yönünde, filozoflar ışığın kökünde yer ederler ve her ikisi de kendilerini iyi bilirler. Filozofların deliliği düşünme heyecanından gelir. Deli olarak nitelendirilen filozoflar koca evrenin nereden geldiğini sorgularken, kendilerini akıllı sananlar akılsızlığı ile kalır, asla yol kat edemez.
En nihayetinde felsefe ile edebiyat hayattır. Felsefesiz ve edebiyatsız yaşayan toplumlar hayatlarını kaybetmişlerdir. Bize düşen tek şey hayatlarını kaybeden toplumların üzerine bir avuç toprak da bizim atmamız gerektiğidir.



[1] Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay. 1999, İstanbul, s.332
[2] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.39
[3] Erasmus, Deliliğe Övgü, Kabalcı Yay. 2002, İstanbul, s.26
[4] İlhamları
[5] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.15
[6] Arthur Schopenhauer, Üniversiteler Ve Felsefe, Say Yay. 2018, İstanbul, s.15
[7] Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği, Ayrıntı Yay. 2019, İstanbul, s.50


KAYNAKÇA

·         Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği
·         Arthur Schopenhauer, Üniversiteler ve Felsefe
·         Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü

·         Erasmus, Deliliğe Övgü

6 Nisan 2020 Pazartesi

YOK OLAN DÜNYA VE SESSİZ SAVAŞ ÜZERİNE






İçinde bulunduğumuz dünya son zamanlarda yok olmaya ve kendini kaybetmeye yüz tutmuş durumdadır. İçinde milyonlarca insanın yaşadığı dünya yorulmaya mı başladı da kendini kaybetmeye yüz tuttu? Kimi insanların omuzlarına dahi baktığımızda büyük bir çöküş, suratlarında ise yılların yorgunluğu da yer almıyor muydu?


Sessiz bir savaş içinde uyandık dünyaya… Kendini kaybetmek üzere olan ve kocaman var olan içinde yok olan… Söz konusu ele aldığım bu makaleyi günümüzde dinamikliğini taşıyan bir konu üzerinden işleyeceğim. Makalemi kaleme almamdaki amacım ise var olan bir birey olarak düşünce içine girmek, sessiz savaşın ne olduğunu açıklamak ve sağlığın hayatımızdaki yerini göstermeye çalışmak olacaktır. Dilerseniz kocaman bir evren içinde küçük bir parça olarak bütün bir şekilde sayfaları canlılığını sürdüren konularla doldurmaya başlayalım…

Hastalıkta ve Sağlıkta

Üzerine düşündüğüm ve oldukça çok duyduğum ikileme gibi yer eden fakat ikilemeden uzak olan bu iki ayrı kavram, yani ‘hastalık’ ve ‘sağlık’ kavramı bir diyalektiği içinde barındırmaktadır. Bu diyalektik düşünme Antikçağ felsefesinden bu yana süregelmektedir. Yine bu diyalektik sistem ya da başka bir deyiş ile diyalektik yaklaşım, 20. yüzyılda da kendini Heidegger’in ontolojisi üzerinden göstermektedir. Bu noktada Heidegger’in Metafizik Nedir? eserine işaret etmek mümkündür.

‘Varlık’ varsa ‘hiçlik’ de vardır. Biri diğerini tamamlar niteliktedir. Birinden söz ederken diğerini düşünmemek elde değildir. Çünkü ‘varlık’ kendini bizlere ‘hiçlik’ ya da ‘hiçme’[1] olarak kaçınılmaz bir şekilde gösterir.

Böyle diyalektik düşünülecek olursa ‘hastalık’ kavramı, ‘sağlık’ kavramını da beraberinde getirir. Fakat gelin görün ki günümüzde bir hastalık olduğunda sağlıklı kimseler Karadeniz’e bakan dağlar gibi ya da Akdeniz’e uzanan Toroslar gibi oldukları yere uzanıp arkalarını dönerler… “Hastalıkta ve sağlıkta” diyenlerin pek azı birbirini tamamlar niteliktedir. Burada önemli olan “Sağlık nedir?” sorusuna değinmektir.

İnsanlık, tarih boyunca kıtlık, salgın ve savaşlarla mücadele etti.[2] Harari, insanlığın kısa bir tarihini Sapiens ve Homo Deus adlı eserlerinde bizlere anlatmıştı. Homo sapiens,  en başından bugüne dek sağlıklı bir yaşam ve varoluş mücadelesi içindeydi.

Söz konusu olan ‘sağlık’ kavramı, vücudun hasta olmaması durumu, vücut esenliği ya da esenlik[3] gibi anlamlara gelmektedir. Hatta çoğu zaman devlet ve devletin kurucusunun sağlıklı ve bütünlüklü birey olması vurgulanır. Bütünlüklü birey ile kastedilen şey ise vücudunda bir engel ya da olumsuzluk görülmemesidir.

Herkesin bildiği üzere şu an içinde bulunduğumuz bir salgın durumu hayatımıza yer etmiş durumdadır. Yok olmaya ve kendini kaybetmeye yüz tutmuş dünyanın hemen hemen her ülkesi bu salgın ile yüz yüze gelmiştir. Bu salgın elbette ki -korona (covid-19) salgınıdır. Bu salgın dünyamızda bir virüs olarak yer etti. Peki, ‘virüs’ kavramı tam olarak ne anlama gelmekteydi?

Virüs dediğimiz kavram iki farklı anlamıyla karşımıza çıkmaktadır. Birinci anlamı bulaşıcı hastalıklara neden olan mikroptur. İkinci anlamı ise bilgisayar programını bozan etken olarak yer almaktadır.[4] Elbette bu çalışmayı birinci anlamı, yani bulaşıcı hastalıklara neden olan mikrop tanımı üzerinden tamamlayacağız.

Dünya, kar beyazı ve gece koyusunu üzerinde barındıran bir kaplanın güçlü pençesiyle savaşıyormuş gibi bu salgınla savaşmaktadır. Açık ve nettir ki dünyada çoğu ülke bu hastalıktan muzdariptir. Fakat elde ve avuçta sağlık yer etmemektedir. “Hastalıkta ve sağlıkta” diyen insanlar, salgına kapılmış ülkelere dağ ya da bir duvar gibi sırtlarını dönmektedir.

Günümüz dünyasında hep beraber ‘bir’ olmak varken herkes birbirini suçlayıp hasta günlerinde birbirlerinin yanlarında olmamaktadır. Dolayısıyla burada ‘hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde’ gibi birbirini tamamlayan kelimelerin insanlığı tamamlamadığını görmüş bulunuyoruz.

Bizler, daha doğru bir ifadeyle dünyadaki sağlıklı ülkeler birbirlerini suçlamayıp aksine destek olmalıdırlar. Söz konusu koronovirüs belki de ortaya atılan, yorgun dünya üzerine bırakılan bir silahtır. Her silah kendi içinde bir ses barındırabilir fakat bu salgından oluşan silah, sessiz bir savaşı doğurmaktadır…

Sessiz ve Silahsız Savaş

Her savaş topla, tüfekle ya da bombalarla yapılacak diye bir kural söz konusu değildir. Yeri geliyor bulunduğumuz hayat içinde düşünce savaşı, yaşam savaşı veriyoruz. Yaşam savaşı denildiğinde akla gelen ilk şey bir kimsenin kendi yaşamına ait verdiği sağlık üzerine bir mücadeledir.

İnsanlığın tarih boyunca en büyük düşmanı salgın ve bulaşıcı hastalıklar olmuştur. Antik Yunan’da dahi büyük salgın hastalıklar kendini göstermiştir ve Antik Yunan yurttaşları bu salgının tüm aileleri yok edebileceğini düşünmüşlerdir.

Sözünü ettiğim bu hastalık sizlerin de tahmin edebileceği gibi ‘Kara Veba’ olarak bilinmekteydi. 1330’larda Doğu Asya ya da Orta Asya’nın bir bölgesinde ortaya çıkmıştı.[5] Bu hastalık bazı hayvanlardan, örneğin pirelerden oluşmuş şekilde tüm hızıyla Asya, Avrupa ve Kuzey Afrika ülkelerine yayılarak yirmi yıldan daha kısa sürede Antik Okyanus ve çevresine kadar varmış oldu. Bu hastalığın tüm toplumları ekonomik ve psikolojik açıdan etkilediği görülmüştür.

Böyle bir salgın karşısında ülke yöneticileri elleri kolları Platon’un mağarasında zincire vurulmuşçasına kalakaldılar. İnsanların o dönemlerde bilime başvurması geç olduğundan dolayı çoğu kimse kendisini Tanrı’ya sığınmış şekilde buluyordu. Oysa Tanrı, elbette onlara bir dönüş yapmadı. Asıl iç acıtan şey şuydu: Bilim aşıyı bulunca herkes kendi Tanrı’sına teşekkür etti…

‘Kara Veba’ salgını tarihte yerini alan tek bulaşıcı hastalık olarak yer etmedi. Dolayısıyla salgın konusu çoğu filozofun da gündeminde yer aldı. Bunun en güzel örneğini Albert Camus’nün Veba eseri bizlere hümanist ve nihilist bir doktorun cehalet ve veba salgını ile savaşması konusunu vermektedir.

Çok sonra insanlığın karşısına grip ve çeşitleri, verem ya da frengi gibi hastalıklar ortaya çıkmaya başladı. ‘Şimdi’nin içinde yer alarak gelmeyen geleceğimizi bir kenara koyup arkamızı dönerek ‘geçmiş’imize bakalım… Yakın zamanda 2002-2003 yılında ‘Sars’ hastalığı ortaya çıkmış ve bizi derin bir şekilde sarsmıştı. 2005 yılında kuş gribi, 2009-2010 yılları içinde üzerine şarkılar da yazılan domuz gribi, 2014’te Ebola ve son olarak ise 2020 yılında Koronavirüs büyük bir dağdan düşen çığ gibi hayatlarımıza düştü.  

Bu noktada “Bu tip hastalık ve salgınlar neden çok yayıldı?” sorusunu cevaplamak gerekmektedir. Öyle ki insanlık en başından beri tarımla uğraş halindeydi. Kimi insanlar çiftçilik yaptılar ve bereketli topraklar üzerinde açıklı koyulu yeşil bitkileri ve en güzel meyveleri ürettiler. Kimi insanlar ise hayvancılıkla uğraştılar. Açıklı koyulu rengi olan büyükbaş hayvanlara, sarıya kaçan kıvırcık tüylü küçükbaş hayvanlara ya da birbirinden güzel ve batan güneşin kızıllığına değinmiş tüyleri olan kümes hayvanlarına baktılar. İşte böylece düşünen hayvan olarak insanın, diğer hayvanlarla yakın ilişkisi birçok hastalığı beraberinde getirmiş oldu.

Günümüze baktığımız zaman şu soruyu kendimize sormamız mümkündür: Bizler 21. yüzyıl içinde yaşayan kimseler olarak teknolojiye daha yakın konumdayız. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan kişilerin sayısının önceki yıllara göre makineleşme sayesinde biraz daha azaldığı görülmekte… O halde günümüze devrik cümlelerin üzerimize devrildiği gibi devrilen bu koronavirüs, hayvancılık azaldığı halde nasıl oldu da bir hayvandan ortaya çıktı?

İnsanlık çoğu salgını bilim ve teknolojinin gelişmesiyle atlattı. 21. yüzyılın ileri teknolojisi günümüzde yer alan Çin’de ortaya çıkan koronovirüsü atlamakta güçlük çekiyor. Geçmişe dönüp tekrar baktığımızda ülkeler arasındaki savaşlar topraklar uğruna yapılan savaşlardı. Fakat artık günümüzde insanlar teknoloji savaşı yapıyorlar. Burada en acı noktaysa şu: Önceden silahlar ve büyük toplar savaşın başladığını bize gösteriyordu. Çıkan ya da yapılan her savaş dünya üzerinde büyük sesler uyandırıyordu. Şimdi gelin görün ki yapılan savaşlar ‘sessiz savaş’ halini almış bulunmaktadır.

Belki çoğu salgın hastalık hayvanlar üzerinden bulaştı insanlığa… Fakat günümüzde var olan Koronovirüsün basit bir şekilde herhangi bir hayvandan bulaştığını ileri sürmek düz bir yolda arabayı bariyerlere sürmek gibi bir şeydir. Çünkü bu konular derin araştırma gerektirir.

Küçük bir varsayım yapmak ya da çıkarım yapmak makalemi ve kendi düşüncelerimi daha iyi ifade etmemde büyük rol oynayacaktır. “Dünyada insanlık tarihine bakınca varsayalım ki eğer günümüzde yaşanılanlar birer silahsız sessiz savaşsa insanlığın tarihine dönüp salgınların nerelerde ve nasıl ortaya çıktığı araştırılsa ve bu salgınlara aşıyı, örneğin A devleti bulmuş olsun diyelim… Sonuçlara bakıldığında her salgının aşısını ya da ilacını A devleti bulmuşsa eğer, sözüm ona korona salgınına A devleti çözüm bulmuyorsa, aksine kendisi de dünyayı bir film gibi izliyorsa o halde sessiz savaşı koronavirüs üzerinden başlatan A devleti olmuştur.” demek yerinde bir ifade olabilir.

Söz konusu olan koronovirüste “İnsanlar ölüyor.” ifadesini kullanmak gerekirken günümüzde çoğu ülke “Yaşlılar ölüyor.” demekle kalmayıp yaşlarına göre sıralama yapmakta ve onları ayırmaktalar. Bu tip ayrımcı bakış açıları koronovirüsün bedenlerinden çok zihinlerine işlemiş olduğunu, dolayısıyla etik ve ahlak çerçevesi içinde düşünmediklerini göstermektedir.

Doğanın Geri Dönüşü ve Değişimi  

Doğa, en başından beri üzerine yorum yapılan, düşünce geliştirilen bir nesne olmuştur. Bu doğa tarih boyunca birçok savaşa ve acımasızlığa tanık olmakla kalmayıp tüm bunlara aynı zamanda ev sahipliği de yapmıştır.

Öyle ki insanların acımasızlığı, yani doğaya zarar vermesi, doğayı kirletmesi doğamızı yorgun bir savaşçı haline getirmiştir. Kimi insanlar duyamaz doğanın çığlığını… Kimi zaman işitirim, rüzgârın sesi ile çarpar suratıma onun sesi… Sadece gökyüzü ağlamaz evrende. Aynı zamanda doğa da ağlar ve gözyaşlarını saklar toprak altına…

Doğamız tüm bunlardan sonra acaba insanlıktan öç mü almakta? Doğa günümüzde değişim halinde mi? Bu gibi sorular elbette düşüyor aklınıza… Bundan yıllar öncesine gittiğimizde insan avlanmak zorundaydı. Doğada yer alan çoğu canlıyı avladı ve varlığına devam etti. Acaba günümüzde doğa, avlanması yasaklanan hayvanları avladığı için insana ders mi veriyor?

İnsanlık tarihine baktığımızda ormanlar insanların kafesleriydi… Teknolojinin gelişmesi ile insanlar çadırlardan çıkıp gökyüzüne kadar varan büyük ve göz dolduran binalarda yaşamlarına devam ettiler. Günümüze bakınca biz insanlar koronavirüs karşısında ya da başka bir deyişle ‘sessiz savaş’ karşısında doğaya boyun eğdik ve kafeslerimiz olan evlerimize geri dönmüş bulunduk.

Sonuç olarak hayatımızı artık politik ve ekonomik açıdan tüm ülkelerin aldığı kararlar yönlendirecek… Koronavirüs ile dünyanın savaştığı bu sessiz savaşta, çiçeklerimiz her ne kadar kitap aralarında kalan çiçekler gibi solsa da çok yakında yeni bir dünyaya uyanıp bir çocuğun elindeki pamuk şekerinin pembeliğinde açacak çiçekler…

Bilim, tıp ve teknoloji ilerledikçe gençliğimizin baharlarına yeni bir güneş doğacak. Aksi halde bilim, tıp ve teknolojiye olan inancımızı yitirirsek gençliğimiz sonbaharda kalmışçasına yaprak dökecek… Ve yine son sözü dünya üzerinde bir parça şeklinde yer alan insanlık söyleyecek…







KAYNAKÇA
·         Yuval N. Harari, Homo Deus
·         Sabahattin Özafşar, Türkçe Sözlük
·         Ümit Kabukçu- Mustafa Pektaş, Türkçe Sözlük
·         M. İlin- E. Segal, İnsan Nasıl İnsan Oldu





[1] Ölüm korkusunda hiç ile karşı karşıya gelme durumu
[2] Yuval N. Harari, Homo Deus, (Çev. Poyzan Nur Taneli), Kolektif Yayınları, İstanbul, 2016, s.31
[3] Sabahattin Özafşar, Türkçe Sözlük, Birleşik Yay. İstanbul, 2009, s.426
[4] Ümit Kabukçu- Mustafa Pektaş, Türkçe Sözlük, Pasifik Yayınları, Ankara, s.425
[5] Yuval N. Harari, Homo Deus, (Çev. Poyzan Nur Taneli), Kolektif Yayınları, İstanbul, 2016, s.19

WITTGENSTEIN FELSEFESİNDE DİL VE DÜNYA İLİŞKİSİ

  "Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını imler." Wittgenstein Ludwig Wittgenstein’ın, dil felsefesi bağlamındaki görüşlerine biz...